SON DAKİKA
Hava Durumu

#Anayasa

Porsuk Haber Ajansı - Anayasa haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Anayasa haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

AHPADİ Ektaş: "Çözüm; Özelleştirme Değil Devletleştirme" Haber

AHPADİ Ektaş: "Çözüm; Özelleştirme Değil Devletleştirme"

AHPADİ - Adaletin Hukuku ve Parlementer Demokrasi İdeali Derneği Başkanı Mehmet Ektaş son günlerde kamuoyunda tartışılan sağlık kurumlarının özelleştirme iddiaları ile ilgili bir açıklama yaptı. AHPADİ Başkanı Mehmet Ektaş yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi; "Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Kuruluşundaki temel ilkelerden biri de Halkçılık ilkesinin zorunlu kıldığı Devletçilik İlkesi olup, kısa zamanda gerçekleştirilen büyük tarım, sanayi kalkınmaları, yakalanan büyüme rakamları Devletçi Ekonomi yönetiminin başarıyla hayata geçirilmesi ve uygulanmasıyla gerçekleştirilmişti. Ancak, Türk Milletinin önemli bir kısmından hayır duası ve helallik alamayan Turgut ÖZAL’ın Başbakanlığında Anavatan İktidarında 1999 Yılı Anayasa değişikliği ile koşmaya başlayan, AK Parti İktidarıyla zirveye çıkan Liberal politikalar, Ülkemizi büyük ülkeler sıralamasında lig düşürdü, gelir başta olmak üzere her alanda adaletsizlik arttı, üreten toplumdan tüketen topluma, ihraç eden Ülkeden ithal eden Ülkeye dönüştük. Liberal politikaların bütçe açığı kapatmadaki en önemli aracı olan Özelleştirme de bu süreçte acımasızca kullanıldı. Önce fabrikalar satıldı, ardından petrol rafineleri. Yetmedi, yollar paralı hale getirildi, köprüler satıldı. Maden işletmelerine, ormanlar kiralandı, madenlerimiz yok pahasına satıldı, satılmaya devam ediyor. İmara açık bölgelerde, ne Merkezi İdareye ne de Belediyelere ait arsa kalmadı, olan son üç beşi de satışta. Miras yedi gibi elinde avucunda ne varsa satan, kazandığını da büyük bir savurganlıkla beyhude eden iktidar şimdi de Şehirlerimizin merkezi yerlerinde kalan ve bu yönüyle çok büyük değerlere sahip sağlık alanlarını özelleştirme kapsamına almış satışa çıkarmıştır. Önce 27 ilde 55 taşınmaz, şimdi 32 ilde 71 taşınmaz satılıyor. Bundan Eskişehir’de nasibini alıyor. Sağlık hakkı, en temel Anayasal haklarımızdan biri. Sağlık hakkına erişim hem ücretsiz hem de kolay olmalı. Ancak, AK Parti İktidarı önce aile hekimliği sistemiyle yurttaşlarımızın hastanelere erişimini engelledi. Ardından şehir içlerinde mantar gibi özel hastane açılmasına izin verirken devlet hastanelerini kapattı, şehir dışına kurulan şehir hastaneleriyle yurttaşların devlet hastanelerine erişimini zorlaştırdı, özel hastanelere müşteri potansiyeli oluşturdu. Şimdi, bu projesini genişletmek istiyor. Kapattığı, yıktığı hastanelerin yerine hastane yapılmasını beklerken, bu alanların da satışa çıkarıldığını öğreniyoruz. Bu alanların ne için kullanılacağı ise meşhul. Sağlık hizmeti için kullanılsa bile paralı olacağından bu uygulamadan halkımızın hiç bir çıkarı olmayacak. AK Parti İktidarı Okulları da Satar! Eğer ki sağlık alanlarının satışını gerçekleştirir, bu satışları engelleyemezsek, , AK Parti İktidarının savurganlığına, hesap bilmezliğine kaynak yaratmak için Okullarımızı, okul arazilerimizi satmayacağından da kuşkumuz yok. Özelleştirmelerin yasal dayanağı Anayasa’nın 47’inci maddesi olsa da bu maddenin başlığı Devleştirme ve Özelleştirme olup önce 1. fıkrasında Devleştirmenin düzenlenmiş olması da anlamlıdır. Ancak AK Parti İktidarı Anayasa’nın 47’inci kapsamında bu güne kadar hiç bir Devletleştirme yapmamış sadece Özelleştirmiştir. Bu durum AK Parti İktidarının amacını ortaya koymaktadır. Anayasanın başlangıç bölümünde “hiç bir düşünce ve mülahazanın .....Türk Milli menfaatleri karşısında himaye göremeyeceği” belirtilmiş, 5’inci maddesinde ise Devletin temel amaç ve görevleri arasında “Türk Milletinin bağımsızlığını” ve “kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak” olduğu belirtilmiştir. Anayasa’nın 56’ıncı maddesinde ise Sağlık Hakkı düzenlenmiştir. Bu düzenlemelere göre Özelleştirme yapılabilmesinin en temel şartı, kamu yararıdır. Bu yararın sözle ifadesi değil, somut, ölçülebilir, denetlenebilir dayanaklarla ispatlanması gerekir. Bugün özelleştirme kapsamına alınan sağlık alanları için böyle bir savunma mümkün değildir. Bu özelleştirmelerde, kamu menfaati, Türk Milli Menfaatine uyarlık yoktur. Bu özelleştirmelerin Türk Milletinin bağımsızlığına, Milletimizin refah, huzur ve mutluluğuna sağlayacağı en küçük fayda yoktur. Tam tersine bu özelleştirmeler, insanımızın sağlık hizmetlerine erişimini daha da zorlaştıracak, ek maliyetlere neden olacaktır. Bu Millet için yapılması gereken, hiç zaman geçirilmeden tüm özel hastanelerin, vakıf Üniversitelerin, özel Okulların Devletleştirilmesi ve eşit yurttaşlık hakkı kapsamında tüm yurttaşlarımızın eşit olarak yararlanabileceği temel hakları olarak yeniden düzenlenmesidir. Anayasaya, Milletin menfaatlerine uygun düşmeyen bu hatadan dönülmesi gerekmektedir. Eskişehir’in AK Parti Milletvekilleri ve Teşkilat Yöneticileri başta olmak üzere tüm siyasetçileri göreve davet ediyoruz. Bu duygu ve düşüncelerimizi, siz değerli yurttaşlarımızla da paylaşıyor, sürecin sonuna kadar takipçisi olacağımızı ifade ediyor, saygılarımızı sunuyoruz."

Sağlık Alanını Özelleştirip, Sağlık Yatırımı Yapacağız Demek Aldatmacadır Haber

Sağlık Alanını Özelleştirip, Sağlık Yatırımı Yapacağız Demek Aldatmacadır

CHP Eskişehir Milletvekili İbrahim Arslan, 17 Mart 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı kararıyla 27 ilde 55 taşınmaz ve üzerindeki yapıların özelleştirme kapsamına alınmasına ilişkin yaptığı incelemenin sonuçlarını kamuoyuyla paylaştı. Arslan, söz konusu 55 taşınmazı parsel bazında tek tek incelediğini, yaptığı hesaplamaya göre toplam büyüklüğün 1 milyon 237 bin 553 metrekare olduğunu belirtti. “Doğrudan tespit ettiğim 32 taşınmaz sağlık niteliğinde” Arslan, yaptığı incelemede 55 taşınmazdan doğrudan tespit edebildiği 32’sinin; hastane, sağlık tesisi, sağlık alanı, dispanser, doğumevi, sağlık ocağı, lojman ve benzeri sağlıkla ilişkili nitelikler taşıdığını ifade etti. Arslan, konuya ilişkin değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı: “Ben bu taşınmazları tek tek inceledim. Parsel kayıtlarına tek tek baktım. Doğrudan tespit edebildiğim 32 taşınmazın sağlıkla ilişkili alanlar olduğunu gördüm. Yani burada söz konusu olan yalnızca boş arsa değildir; doğrudan sağlık hizmetiyle ilişkili kamu alanlarıdır.” Liste sadece arsadan ibaret değil Arslan, özelleştirme kapsamına alınan taşınmazların yalnızca boş arazilerden oluşmadığını, listede; hastane binaları, dispanserler, doğum evleri, sağlık ocakları, sağlık tesisleri, spor salonları, lojmanlar, kız yetiştirme yurdu, okul yeri, mezbaha, arsa, arazi, bina, tarla, bağ ve bahçe gibi çok farklı nitelikte taşınmaz ve yapıların yer aldığını belirtti. “Sağlık alanını özelleştirip, gelirle sağlık yatırımı yapacağız demek aldatmacadır” Arslan, Resmî Gazete kararında yer alan, özelleştirmeden elde edilecek gelirin giderler düşüldükten sonra Sağlık Bakanlığı tarafından yenileme yatırımları ve yeni sağlık tesislerinin finansmanında kullanılmak üzere Hazine’ye aktarılacağı yönündeki ifadeye de dikkat çekti. Bu yaklaşımın kendi içinde açık bir çelişki taşıdığını vurgulayan Arslan, şöyle konuştu: “Bir yandan mevcut sağlık alanlarını, hastane binalarını, sağlık tesislerini özelleştirme kapsamına alacaksınız; sonra da buradan elde edilecek gelirle sağlık yatırımı yapacağınızı söyleyeceksiniz. Sağlık alanlarını satıp sağlık yatırımı yaptığını söylemek açık bir çelişkidir. Bu, durum kamuoyuna sunulan bir aldatmacadır.” “Bu bir yatırım modeli değil, eldeki kamu varlıklarını paraya çevirme anlayışıdır” Arslan, burada yeni bir sağlık planlamasından değil, mevcut kamu varlıklarının nakde çevrilmesinden söz edildiğini belirterek şu değerlendirmede bulundu: “Bu bir sağlık yatırımı modeli değildir. Bu, kamuya ait taşınmazları ve sağlıkla ilişkili alanları paraya çevirme modelidir. Elde olanı satıp, sonra bunu yatırım diye sunmak; planlama değil, günü kurtarma anlayışıdır.” “Sağlık hakkı anayasal güvencededir” Konuya yalnızca taşınmaz devri olarak bakılamayacağını belirten Arslan, Anayasa’nın 56’ncı maddesine işaret ederek şu ifadeleri kullandı: “Sağlık hakkı Anayasa ile güvence altına alınmıştır. Devletin görevi, yurttaşın sağlığını korumak ve sağlık hizmetlerini kamusal bir anlayışla sunmaktır. Ancak bugün gördüğümüz tablo tam tersidir. Sağlık giderek kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp piyasacı, ticari ve özelleştirmeci bir anlayışla yeniden biçimlendirilmektedir.” “Yetki Özelleştirme İdaresi’ne geçmiştir” Arslan, kararın en kritik sonuçlarından birinin de söz konusu taşınmazlar üzerindeki yetkinin Özelleştirme İdaresi’ne geçmiş olması olduğunu vurguladı. “Bu karar geri alınmadığı sürece yetki artık Özelleştirme İdaresi’ndedir. Yani mesele yalnızca satış yetkisi değildir.” diyen Arslan, sürecin taşınmazların gelecekteki kullanım biçimi açısından da dikkatle izlenmesi gerektiğini belirtti. “Planlama ve plan değişikliği yetkisi de ayrıca değerlendirilmelidir” Arslan, özelleştirme kapsamındaki taşınmazlarda planlama süreçlerinin de ayrıca önem taşıdığını belirterek şu değerlendirmede bulundu: “Bu süreç yalnızca mülkiyet devriyle sınırlı değildir. İlgili mevzuat çerçevesinde planlama ve mevcut imar planlarına ilişkin yetkiler de ayrıca değerlendirilmelidir. Bu nedenle mesele sadece bugünü değil, bu alanların yarın neye dönüştürüleceğini de ilgilendirmektedir.” “Soru açık: Sağlık alanları neden özelleştirme listesinde?” Açıklamasının sonunda Arslan şu ifadeleri kullandı: “1 milyon 237 bin 553 metrekarelik bu dev alanın içinde sağlık niteliği taşıyan taşınmazlar var. Bu durumda cevaplanması gereken soru açıktır. Sağlık alanları neden özelleştirme kapsamına alındı?”

Türkiye’nin Demokrasi ve Hukuk Devleti Kimliği Ciddi Bir Sınav Veriyor Haber

Türkiye’nin Demokrasi ve Hukuk Devleti Kimliği Ciddi Bir Sınav Veriyor

CHP Bartın Milletvekili Aysu Bankoğlu, Osman Kavala davasının Strazburg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Daire duruşmasını yerinde takip etti. 3 bin 64 gündür süren tutukluluğu büyük bir hukuksuzluk olarak niteleyerek Bankoğlu, ''AYM kararlarını bile uygulamayan bir iktidarın ‘iç hukuk’ savunması samimiyetten uzaktır'' dedi. Cumhuriyet Halk Partisi adına, Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ile birlikte Strazburg’da bulunan CHP Bartın Milletvekili Aysu Bankoğlu, Osman Kavala davasının duruşması sonrası önemli açıklamalarda bulundu. Avrupa hukuk tarihinde bir ilk olan ihlal prosedürü kapsamındaki duruşmayı izleyen Bankoğlu, Türkiye’nin demokrasi ve hukuk devleti kimliğinin ciddi bir sınav verdiğini vurguladı. DURUŞMADA “CAN ATALAY VE TAYFUN KAHRAMAN” ÇIKIŞI Duruşmada hükümet kanadının, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) henüz kararını vermediğini iddia ederek “iç hukuk yolları tükenmedi” savunması yaptığını belirten Bankoğlu, bu iddiaya verilen yanıtın önemini vurguladı: “Hükümet yetkilileri mahkemede ‘iç hukuk yollarını bekleyin’ diyor ancak hem Osman Kavala’nın avukatları hem de Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri bu iddiayı kürsüden çürüttü. Can Atalay ve Tayfun Kahraman kararlarını hatırlattılar. Hükümet bir yandan ‘AYM karar versin’ diyor, öte yandan verilmiş kararları hiçe sayıyor. Bu, Türkiye’de yargı mekanizmasının artık etkin bir yol olmaktan çıktığının en açık kanıtıdır.” 3.064 GÜNLÜK HUKUKSUZLUK Bankoğlu, duruşma çıkışında yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı: ''Bugün burada tam 3 bin 64 gündür devam eden, adaletin adeta askıya alındığı bir süreci takip ediyoruz. AİHM’in en yüksek karar organı olan 17 hakimli Büyük Daire önündeyiz. Bu dava artık sadece bir kişiyle ilgili değil, Türkiye’nin Avrupa ile olan ilişkilerinin ve evrensel hukuk standartlarının önündeki en büyük engeldir.'' ANAYASA 90. MADDE TARTIŞMAYA KAPALIDIR “Anayasamızın 90. maddesi çok nettir; uluslararası sözleşmeler ve AİHM kararları hukuk hiyerarşimizin zirvesindedir. Kararların işe gelince uygulanıp işe gelmeyince görmezden gelinmesi bir Anayasal suçtur. Ya bir hukuk devletisinizdir ya da değilsinizdir; bunun ortası yoktur.” DURUŞMADA NELER YAŞANDI? Duruşmanın içeriğine dair teknik bilgiler paylaşan Bankoğlu, Mahkeme’nin bugün sadece bir tutukluluğu değil, geniş bir hak ihlali yelpazesini incelediğini belirtti: Mahkeme; 3. (işkence yasağı), 5. (özgürlük ve güvenlik hakkı), 6. (adil yargılanma), 10. (ifade özgürlüğü) ve özellikle 18. (hakların siyasi amaçla kısıtlanması) maddeler dahil olmak üzere birçok ihlal iddiasını mercek altına aldı. Hükümet kanadı savunmasında Gezi olaylarını anlatarak, AYM’nin henüz karar vermediğini ve iç hukuk yollarının tükenmediğini iddia etti. Duruşmada Kavala’nın avukatları ve Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri de beyanlarda bulundu. BU HUKUK UTANCINA SON VERİLSİN! Sürecin devamına ilişkin teknik detayları aktaran Bankoğlu şunları söyledi: ''Duruşmadan sonra heyet müzakereye çekiliyor. Önce bir ön oylama yapılacak, buna göre karar yazılacak. Karar yazıldıktan sonra Büyük Daire’ye tekrar gelecek ve resmi oylama süreci tamamlanacaktır. Karar ileri bir tarihte yazılı olarak ilan edilecektir. Yargıyı siyasi bir sopa olarak kullanma anlayışından derhal uzaklaşılmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti, kendi Anayasasına ve imzacısı olduğu uluslararası sözleşmelere sadık kalmalıdır. Osman Kavala hakkındaki kesinleşmiş ihlal kararları derhal uygulanmalı ve bu hukuk utancına son verilmelidir. Biz adaletin tecelli etmesi için bu sürecin sonuna kadar takipçisi olacağız. Adalet, hemen şimdi!''

Hastane Yapılacak Denilen Yer Neden Satış Listesinde? Haber

Hastane Yapılacak Denilen Yer Neden Satış Listesinde?

CHP Eskişehir Milletvekili İbrahim Arslan, Eskişehir’de eski Devlet Hastanesi’nin bulunduğu ve imar planlarında “sağlık alanı” olarak yer alan taşınmazın özelleştirme kapsamına alınmasını Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine taşıdı. Arslan, Sağlık Bakanı ile Hazine ve Maliye Bakanı’na verdiği iki ayrı soru önergesiyle, yıllardır “yeni hastane yapılacak” denilen bir alanın nasıl olup da satış listesine alındığını sordu. “Söz başka, karar başka” Söz konusu alan için uzun süre boyunca “750 yataklı hastane yapılacak”, “yatırım programına alındı” ve “ihale aşamasına gelindi” yönünde açıklamalar yapıldığını hatırlatan Arslan: “Hastane yapılacak denilen bir alanın bugün özelleştirme kapsamına alınması, verilen sözlerle alınan kararlar arasındaki açık çelişkidir.” dedi. “Hazır sağlık alanı satılıyor” Arslan, imar planında sağlık alanı olarak görülen ve kent merkezinde bulunan bu büyüklükte bir taşınmazın kamu tarafından değerlendirilmemesinin ciddi bir planlama sorunu olduğunu vurguladı: “Yeni hastane ihtiyacı ortadayken, bu ihtiyacı karşılayabilecek büyüklükte ve planı hazır bir sağlık alanını satışa çıkarmak hangi planlamanın ürünüdür?” “Yeni hastane için arsa gerekmiyor mu?” Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Hastanesi’nin fiziki durumu ve depreme dayanıklılığına ilişkin tartışmalara dikkat çeken Arslan, şu soruları yöneltti: “Yeni hastane yapılacaksa arsa gerekmiyor mu? Bu büyüklükte ve merkezi konumda bir sağlık alanı varken neden değerlendirilmiyor? Bu alan satıldıktan sonra yeni hastane için yeniden arsa mı aranacak? Bunun maliyeti ne olacak?” “Hazır alanı sat, sonra yeniden arsa ara” “Hazır sağlık alanını elden çıkarıp, ardından yeni hastane için arsa aramak kamu kaynaklarının doğru kullanımıyla bağdaşmaz.” “Bu sadece bir arsa değil, bir tercih” Arslan, kararın yalnızca Eskişehir’e özgü olmadığını, daha geniş bir ekonomik politikanın parçası olduğunu belirtti: “2026 bütçesinde öngörülen yüksek özelleştirme geliri hedefi doğrultusunda, köprülerden kamu arazilerine kadar elde ne varsa satış listesine konuluyor. Sağlık alanları da bu anlayıştan payını alıyor.” “Ekonomik krizin faturası kamu varlıklarıyla ödeniyor” “Ekonomik krizin bedelini kamu varlıklarını satarak kapatmaya çalışan bir anlayışla karşı karşıyayız. Elde ne varsa satışa çıkaran bu yaklaşım, kamunun yatırım yapma iradesinden vazgeçtiğini göstermektedir.” “Sorun bir arsa değil” Açıklamasının sonunda Arslan şu ifadeleri kullandı: “Sorun bir arsa değil; iktidarın yeni yatırımlar yapmak yerine elde ne var ne yoksa satmayı tercih etmesidir. Bu yaklaşım, Anayasa’nın 56’ncı maddesi ile güvence altına alınan sağlık hakkının adım adım özel sağlık kurumlarına devredilmesi anlamına gelmektedir.”

CHP’li Arslan: "Mesele Sadece Ceza Değil, Hukuk ve Güven Meselesidir" Haber

CHP’li Arslan: "Mesele Sadece Ceza Değil, Hukuk ve Güven Meselesidir"

CHP Eskişehir Milletvekili İbrahim Arslan, araçlara sonradan takılan multimedya sistemlerine ilişkin yaşanan tartışmaları Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine taşıdı. Arslan, İçişleri, Sanayi ve Teknoloji ile Ticaret bakanlarına üç ayrı soru önergesi vererek düzenlemenin yarattığı hukuki ve ekonomik belirsizliğin açıklığa kavuşturulmasını istedi. 27 Şubat 2026 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren düzenlemenin ardından bazı illerde yapılan denetimler ve kesilen cezalar kamuoyunda büyük tepki yaratmıştı. İçişleri Bakanlığı ise yaptığı son açıklamada, düzenlemenin trafikte seyreden tüm araçlar bakımından “tutarlı, açık, hakkaniyetli ve yeknesak biçimde uygulanabilmesi” için yeni bir yönetmelik hazırlanacağını ve bu süreçte yaptırımların durdurulduğunu duyurdu. Arslan, bu durumun düzenlemenin uygulamasında ciddi bir sorun bulunduğunu açık biçimde ortaya koyduğunu belirtti. “Yasa yürürlüğe giriyor, sonra uygulama durduruluyor” Arslan, henüz yürürlüğe girmesinin üzerinden çok kısa süre geçmiş bir düzenlemenin uygulanmasının durdurulmasının, yasama ve uygulama süreçlerindeki sorunları gözler önüne serdiğini söyledi. “Yasa yürürlüğe giriyor, denetimler yapılıyor, cezalar kesiliyor. Ardından Bakanlık yaptırımları durdurduğunu ve kesilen cezaların iptal edileceğini açıklıyor. Bu tablo, düzenlemenin uygulama esaslarının yeterince hazırlanmadan yürürlüğe konulduğunu açıkça göstermektedir.” “Mesele yalnızca kesilen cezalar değildir” Arslan, tartışmanın yalnızca kesilen idari para cezalarıyla sınırlı olmadığını vurguladı. “Cezadan kaçınmak için araçlarındaki multimedya sistemlerini söktüren, değiştiren ya da bu nedenle masraf yapmak zorunda kalan çok sayıda vatandaş var. İnsanlar neyin yasak, neyin serbest olduğunu bilmeden karar vermek zorunda bırakıldı. Bu durum yalnızca bir trafik uygulaması değil, aynı zamanda vatandaşın hukuk güvenliği meselesidir.” “Binlerce esnaf ve sektör de belirsizlik içinde” . Arslan, konunun otomotiv yan sanayisini ve oto aksesuar sektörünü de doğrudan etkilediğini belirterek şunları söyledi: “Türkiye genelinde araç içi multimedya sistemlerinin satışı, montajı ve servis hizmeti alanında faaliyet gösteren binlerce küçük işletme ve esnaf bulunmaktadır. Bu belirsizlik yalnızca araç sahiplerini değil, bu sektörde çalışan binlerce insanı da doğrudan etkilemektedir.” “Kurallar açık, eşit ve öngörülebilir olmalıdır” Arslan, verdiği soru önergeleriyle şu konuların açıklığa kavuşturulmasını istediğini belirtti: • Türkiye genelinde kaç araç hakkında ceza kesildiği • Kesilen cezaların iptal sürecinin nasıl yürütüleceği • Vatandaşların uğradığı maddi kayıpların nasıl değerlendirileceği • Hazırlanacak yeni yönetmeliğin hangi kriterlere dayanacağı • Otomotiv ve oto aksesuar sektörünün sürece nasıl dahil edileceği Arslan, yapılacak düzenlemenin Anayasa’nın eşitlik ilkesi ve uygulama birliği çerçevesinde açık ve öngörülebilir olması gerektiğini vurguladı. “Bu mesele milyonlarca araç sahibini ve binlerce esnafı ilgilendiriyor. Kurallar açık, net ve herkes için eşit olmalıdır. Keyfiliğe ve belirsizliğe yer olmamalıdır.”

Enflasyon Maaşı Eritiyor, Vergi Dilimi Çalışanı Eziyor Haber

Enflasyon Maaşı Eritiyor, Vergi Dilimi Çalışanı Eziyor

CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, gelir vergisi tarifesinde değişiklik yapılmasını öngören kanun teklifini Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına sundu. Gürer, yüksek enflasyon koşullarında ücretli çalışanların vergi sistemi nedeniyle giderek daha ağır bir yük altında kaldığını belirterek, hazırladığı teklif ile çalışanların net gelir kaybının önüne geçmeyi ve vergi adaletini güçlendirmeyi amaçladıklarını söyledi. “YÜKSEK ENFLASYON ÜCRETLİLERİN ALIM GÜCÜNÜ AŞINDIRIYOR” CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, son yıllarda Türkiye’de yaşanan yüksek enflasyonun özellikle sabit ve dar gelirli kesimlerin satın alma gücünü ciddi biçimde aşındırdığını belirterek, “Ücret artışları çoğu zaman enflasyon oranında ya da enflasyonun gerisinde belirleniyor. Buna rağmen mevcut gelir vergisi tarifesinin yapısı nedeniyle çalışanlar yıl içerisinde hızla üst vergi dilimlerine geçiyor,” ifadelerini kullandı. Ömer Fethi Gürer, çalışanların maaşlarında yapılan artışların yıl içinde vergi dilimi değişiklikleri nedeniyle hızla eridiğini belirterek bunun özellikle işçiler, memurlar ve diğer ücretli kesimler açısından ciddi bir gelir kaybına yol açtığını vurguladı. “VERGİ SİSTEMİ ÜCRETLİLER ALEYHİNE İŞLİYOR” Mevcut sistemde ücretlilerin yılın ilerleyen aylarında daha yüksek oranlı vergi dilimlerine girdiğini ifade eden CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, bu nedenle maaş artışlarının önemli bir bölümünün vergi yükü nedeniyle geri alındığını söyledi. Gürer, “Bu durum sabit maaşla geçinen işçiler, memurlar ve diğer ücretli çalışanlar açısından sosyal adalet ilkesini zedeliyor. Emeğin vergilendirilmesinde adil ve dengeli bir yapıdan uzaklaşılmasına neden oluyor. Vergi sisteminin temel ilkeleri arasında yer alan adalet, genellik ve mali güce göre vergilendirme prensipleri mevcut uygulamada ücretliler aleyhine aşınmaktadır,” diye konuştu. “ANAYASA’NIN VERGİ ADALETİ İLKESİ ZEDELENİYOR” CHP Milletvekili Ömer Fethi Gürer, vergi sisteminin temel dayanaklarından birinin mali güce göre vergilendirme ilkesi olduğunu hatırlatarak, “Anayasa’nın 73’üncü maddesi uyarınca herkes mali gücüne göre vergi ödemekle yükümlüdür. Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı maliye politikasının sosyal amacıdır. Ancak mevcut gelir vergisi tarifesi özellikle yüksek enflasyon koşullarında ücretlilerin mali gücünü aşan bir vergilendirme sonucunu doğurmakta ve gelir dağılımındaki adaletsizliği daha da derinleştirmektedir,” dedi “ÜCRETLİLERİN KORUNMASI EKONOMİK ZORUNLULUKTUR” Ömer Fethi Gürer, yüksek enflasyon dönemlerinde ücretlilerin korunmasının yalnızca sosyal bir tercih değil aynı zamanda ekonomik bir zorunluluk olduğunu belirterek, “Net gelir kaybına uğrayan geniş kitlelerin tüketim gücü zayıflıyor. Bu durum hem çalışanların refah düzeyini düşürüyor hem de ekonomik dengeleri olumsuz etkiliyor,” dedi. KANUN TEKLİFİNİN GETİRDİĞİ DÜZENLEMELER Gürer’in TBMM Başkanlığına sunduğu kanun teklifinde ücretli çalışanların vergi yükünü hafifletmeye yönelik önemli düzenlemeler yer alıyor. Teklife göre: Ücretli çalışanlar için ilk vergi diliminin oranı düşürülüyor. Vergi dilimi aralıkları genişletiliyor. Vergi dilimlerinin her yıl yeniden değerleme oranında artırılması zorunlu hale getiriliyor. Bu düzenleme ile vergi tarifesinin ekonomik gerçeklikten kopmasının önüne geçilmesi ve enflasyon karşısında otomatik güncelleme mekanizması oluşturulması amaçlanıyor. “DAHA HAKKANİYETLİ BİR VERGİ YAPISI KURULMALI” CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, teklifin artan oranlı vergi sisteminin özünü koruduğunu ancak ücretliler lehine daha hakkaniyetli bir yapı oluşturmayı hedeflediğini vurgulayarak şu ifadeleri kullandı: “Vergi dilimlerinin otomatik güncellenmesi sayesinde ilerleyen yıllarda benzer mağduriyetlerin tekrar yaşanmasının önüne geçilmesi amaçlanmaktadır. Amacımız çalışanların net gelir kayıplarını azaltmak, satın alma güçlerini korumak ve vergi sisteminde adalet duygusunu güçlendirmektir.” Gürer, hazırlanan kanun teklifinin hem sosyal adaletin güçlendirilmesine hem de yüksek enflasyon dönemlerinde çalışanların korunmasına katkı sağlayacağını ifade etti.

Yöneticileri Adil ve İnsan Onuruna Saygılı Olmaya Davet Ediyoruz Haber

Yöneticileri Adil ve İnsan Onuruna Saygılı Olmaya Davet Ediyoruz

Kamu-Der Eskişehir Şube Başkanı Kadir Ceylan, kamu kurumlarında meydana gelen baskı, mobbing, kişisel görevlendirme ve psikolojik yıldırma olayları ile ilgili bir açıklama yaptı. Şube Başkanı Ceylan yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi; "Kamu kurumlarında görev yapan çalışanlara yönelik artan mobbing, baskı, keyfi görevlendirme ve psikolojik yıldırma uygulamaları artık kabul edilemez boyutlara ulaşmıştır. Kamu hizmeti, korku ve baskı ortamında değil; hukuk, liyakat ve insan onuruna yakışır çalışma şartları altında yürütülmelidir. Hiçbir yönetici, mevzuatın kendisine tanımadığı yetkileri kullanarak çalışanları sindirme, susturma veya cezalandırma yoluna gidemez. Son dönemde sendikal faaliyetler, yasal hak arama girişimleri ve görev tanımı dışındaki işlere zorlanma gibi konularda çalışanlara yönelik sistematik baskı iddiaları tarafımıza yoğun şekilde ulaşmaktadır. Bu durum yalnızca çalışanların değil, kamu hizmetinin niteliğinin de zarar görmesine neden olmaktadır. Anayasa, İş Kanunu, Devlet Memurları Kanunu ve ilgili mevzuat uyarınca mobbing açık bir hak ihlalidir ve sorumluları hakkında idari ve hukuki yaptırımlar uygulanması zorunludur. Kamu-Der olarak; Hiçbir kamu çalışanının yalnız olmadığını, Hukuka aykırı talimat ve uygulamaların takipçisi olacağımızı, Gerektiğinde tüm idari ve yargısal süreçleri başlatacağımızı, Psikolojik tacize maruz kalan her çalışanın yanında olduğumuzu kamuoyuna saygıyla bildiririz. Devlet, çalışanını koruduğu ölçüde güçlüdür. Hukukun olmadığı yerde disiplin değil, keyfilik vardır. Kamu kurumlarında görev yapan tüm yöneticileri mevzuata uygun, adil ve insan onuruna saygılı davranmaya davet ediyor; aksi yöndeki uygulamaların sonuna kadar karşısında olacağımızı açıkça ifade ediyoruz."

Ormanlar Bir Kalem Darbesiyle Yok Edilemez! Haber

Ormanlar Bir Kalem Darbesiyle Yok Edilemez!

Cumhuriyet Halk Partisi Doğa Hakları ve Çevre Politikalarından sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Evrim Rızvanoğlu Basın Toplantısı konuşma metni. Konuşma esastır. CHP'li Rızvanoğlu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde düzenlediği basın toplantısında şu ifadelere yer verdi; "Değerli Basın Mensupları, Bugün burada ormanlarımızın bir gecede arsa yapılmasına “dur” demek için toplandık. Hepiniz hoş geldiniz. Dün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bir kanun teklifi sunduk. Bu teklifle orman kanununda yer alan ek-16 maddesini yürürlükten kaldırmayı amaçlıyoruz. Neden mi ? Geçtiğimiz Cuma günü resmi gazetede bir Cumhurbaşkanı kararı yayınlandı. Bu karar tam 21 ili kapsıyor. Ve bu kararla yaklaşık 4 milyon 800 bin metrekare alan, bir çırpıda, bir gecede orman sınırları dışına çıkarıldı. Evet, bir gecede. Ve tek bir imzayla alındı bu karar. Bakın bu alan tam 670 futbol sahası büyüklüğünde. Ve o alanlara, bir sabah artık siz “orman değilsiniz” denildi. Buralar artık ARSA. Peki nasıl olabiliyor böyle bişey? Öncelikle 2018 yılında Orman Kanunu’na eklenen Ek-16 maddesi, ormanlarımızı adeta merkezi bir idari tasarruf alanına dönüştürdü. Bu maddeyle birlikte Cumhurbaşkanlığına, zaman sınırlaması olmaksızın, orman alanlarını sınır dışına çıkarma yetkisi verildi. Ve Türkiye’de ormanların kaderi bilimsel raporlarla, ekolojik analizlerle, kamu yararı değerlendirmeleriyle değil; tek merkezli idari takdirle belirlenir bir hale geldi. Ancak mesele sadece bu son karar da değil. 2018’den bugüne kadar, Ek 16 ile ilgili 30’dan fazla karar çıktı. O tarihten buyana orman vasfı dışına çıkarılan toplam alan, yaklaşık 5 bin 310 hektara ulaştı. Bu ne demek biliyor musunuz? Neredeyse Belgrad Ormanı büyüklüğünde bir alanın sistem dışına itilmesi demek. Üstelik keyfi bir şekilde. Bakın soralım, Ek-16 maddesiyle: • Bilimsel zorunluluk aranıyor mu? Hayır! • Bağımsız ekolojik etki değerlendirmesi yapılıyor mu? Tabi ki Hayır! Belirleyici olan tek şey, bir idari TAKDİR. Cumhurbaşkanının bir kalem darbesi. Ve bu kararların önünde hiçbir hukuki fren de yok. Şimdi soruyorum: Bu atılan imzaların, bu idari tasarrufların Anayasa’nın ruhuyla uzaktan yakından bir ilgisi var mı? Anayasa’nın 169. maddesi, devlete çok net bir ödev yükler: 'Ormanları koruyacak ve genişleteceksiniz.' Peki, biz sahada ne görüyoruz? Koruma kalkanının her gün biraz daha aşındırıldığını görüyoruz. Orman sınırlarının sistematik bir şekilde daraltıldığını görüyoruz. Bunun en vahim örneği İzmir Bayraklı’da yaşandı. Danıştay’ın 'hukuka aykırı' bulup iptal ettiği bir karar, sanki yargı hiç konuşmamış gibi, aynı alan için yeniden önümüze getirildi. Hem de o toprağın bir kısmı geçtiğimiz ağustos ayında yangınla kavrulmuşken! Oysa aynı 169. madde, 'Yanan alanlar başka hiçbir amaçla kullanılamaz; o toprağa tekrar orman dikilir' diyerek, bize anayasal bir güvence veriyor. Ancak bu madde bugün sadece kâğıt üzerinde duran bir temenniden ibaret kalmış durumda. Yargı kararlarının yok sayıldığı, anayasal korumanın 'idari inatlaşma' ile devre dışı bırakıldığı bir düzenin adı hukuk devleti olamaz. Bugün, hukuk devleti ilkesinin ormanlarımızla birlikte nasıl erozyona uğradığına tanıklık ediyoruz. Ve iktidar bize sıkça şu masalı anlatıyorlar: 'Endişelenmeyin, kestiğimizin yerine, yenisini dikeriz.' Orman, raftan alıp başka yere koyabileceğiniz taşınabilir bir eşya değil. Orman; o toprağın rengi, o vadinin rüzgârı, o gölün sükuneti ve o canlıların yuvasıdır. Bir ekosistemi yerinden koparıp başka bir yerde 'telafi' edemezsiniz. Bu ormanı öldürüp yerine bir maket koymaktan farksızdır. Peki, soruyorum: İstanbul’daki ormanı yok edip başka bir şehre fidan dikince telafi etmiş mi oluyorsunuz? Karadeniz’in ekosistemini İç Anadolu’ya taşıyınca aynı etki mi olacağınızı sanıyorsunuz? Üstelik bu kararlar birer istisna değil, aksine bir alışkanlık haline geldi. Hükümet, 'yaptım oldu' anlayışıyla, adeta bir kalem darbesiyle ormanlarımızı haritadan siliyor. Neden? Çünkü denetleyen yok. Bu kararın ekolojik faturası nedir?' diye soran bir bilimsel süzgeç yok. Karar alınıyor, orman sahneden çekiliyor; kaybeden ise ağaçlar değil, hepimiz oluyoruz. Bunun için biz Ek-16 maddesinin yürürlükten kaldırılması amacıyla kanun teklifimizi verdik. Dedik ki: • Ormanların geleceği tek bir kişinin takdirine bırakılamaz. • Süreç bilimsel ölçütlere dayanmalı dedik. • Bağımsız teknik değerlendirme zorunlu olmalı dedik. bunun için ek 16 maddesi orman kanunundan kaldırılsın dedik. Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz doğayı ekonomik bir rezerv alanı olarak gören anlayışın tam karşısındayız. Biz doğayı koruyan, kamu yararını esas alan bir anlayışı savunuyoruz. Ve açıkça söylüyoruz: Ormanlar bir kalem darbesiyle yok edilemez. Bu ülkenin ormanları arsa değildir. Bu ülkenin doğası idari tasarruf alanı değildir. Bu ülkenin geleceği tek bir imzaya bırakılamayacak kadar kıymetlidir. Ve hiç kimse bu ülkenin ormanları üzerinde sınırsız yetkiye sahip değildir. Hepinize dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.

Rapor Cumhuriyetimizin Kurucu Değerlerine Yönelen Bir Saldırıdır Haber

Rapor Cumhuriyetimizin Kurucu Değerlerine Yönelen Bir Saldırıdır

AHPADİ Dernek Başkanı Mehmet Ektaş, TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu tarafından hazırlanan ve onaylanan raporla ilgili değerlendirmelerde bulundu. AHPADİ Dernek Başkanı Mehmet Ektaş konuyla ilgili olarak düzenlediği basın toplantısında şu ifadelere yer verdi; "Emperyalist ABD ve ortaklarının talimatıyla, teröristbaşı tarafından seslendirilen taleple, Bahçeli’nin çağrısıyla kurulduğu eleştirilerine maruz, Anayasa ve TBMM İçtüzüğüne aykırı, “korsan komisyon” tarafından hazırlanan rapor, komisyonda yapılan oylamada kabul edilerek kamuoyuyla paylaşıldı. Komisyonda; AKP, MHP, DEM, CHP, DEVA, GELECEK, SAADET, TİP, EMEP, HÜDAPAR vardı. Komisyonda, Liberaller, enternasyonel Sosyalistler, Bölücüler, Siyasal İslamcılar, İkinci, Üçüncü Cumhuriyetçiler vardı. Seçmenin %70’ini Atatürkçüler, Milliyetçiler, vatanseverlerin oluşturmasına rağmen, partilerin komisyona verdiği üyeler içinde bu kimlikleriyle öne çıkan milletvekilleri yoktu. Çünkü, Kemalist kimlikli milletvekillerinin olduğu bir komisyondan bu raporun çıkması mümkün değildi. Beklenen oldu. Korsan Komisyon raporu, AKP, MHP, DEM ve CHP ve diğer partilerin temsilcilerinin oylarıyla kabul edildi. Numan Kurtulmuş’un başkanlığını yaptığı, Epstein belgelerinde ABD Ajanı olduğu belirtilen Sezgin Tanrıkulu, Fethi Yıldız, Mehmet Emin Ekmen, Bülent Kaya, Mustafa Bilici, Zekeriya Yapıcıoğlu gibi şahsiyetlerin kuşattığı komisyondan başka bir sonuç da beklenmezdi. Alford Andrews’in Türkiye’yi 47 etnik gruba ayıran, “Türkiye Cumhuriyeti’nde Etnik Gruplar” adındaki eseriyle işaret ettiği ve ABD’nin ısrarla Osmanlı Devleti’de olduğu gibi Türkiye’de de federatif sistem uygulama istekleriyle üniter yapımızı bozma hedefleri, gerçekleşmeye artık çok yakın. Raporda, Siyasi kimliğimiz olan kapsayıcı ve birleştirici “Türk Milleti” ifadesinden özenle kaçındılar. İlk defa resmi bir evrakta Anayasamızdaki "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına, din, dil, ırk, mezhep ayırt edilmeksizin Türk denir ifadesi" yok sayıldı. Korsan Komisyon raporunda bir kez bile "Türk Milleti" ifadesi yer almadı. Raporda, teröristbaşı, bebek katili, DEM, HÜDAPAR gibi düşmanları rahatsız olmasın diye Cumhuriyetimizin Kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ten ösz edilmedi. Raporda, ilk okunduğunda oldukça masum duran "Türklerin, Kürtlerin, Arapların bölgede yaşayan diğer kardeş halklarla birlikte oluşturacağı doğal ittifak, bölgede emperyalistlerin kurguladığı dağılma ve parçalanma senaryolarını bozacak, plânlarını etkisiz hale getirecek bir dönemi başlatacaktır." ifadesiyle siyasi ve kültürel birliğimizin adı olan "Türk'lük etnik bir kimliğe indirgendi, Kürtlükle, Araplıkla, diğer etnisitelerle eşitlendi. Demokrasi arayanlar, ileri demokrasi diyenler, Ülkemizi, Osmanlı'nın Islahat Fermanına geri döndürdüler. Raporda, bizi haklı kılarcasına terörist bebek katilinin çağrısının sürecin öenmli bir aşaması olarak gösterildi. İlk kez resmi bir belgede teröristbaşı, bebek katili, cani tespitleri terk edilip örgüt kurucu lideri Abdullah Öcalan sıfatlamasıyla, katil APO’ya masumiyet, meşruluk ve saygınlık kazandırıldı. İsim belirtilmeden rapor, PKK ve terörist başına bebek katiline göre düzenlendi. Raporda, sürecin bir devlet politikası olduğu belirtilerek, AKP iktidarı olan yürütmenin sorumluluğu gizlenmeye çalışıldı. Raporda, sürecin bir devlet politikası olduğu belirtilerek; ilerleyen dönemde atılacak adımlara karşı yasama yani Meclis’in dolayısıyla Milletin iradesine ipotek konuldu, fiili tartışmaya kapattı, Mevclisin denetim hakkı ve yetkisi yok sayıldı. Rapor, AİHM bahanesiyle başta bebek katili olmak üzere teröristleri serbest bırakacak yasal düzenlemeler yapılması gerektiğini işaret edilerek örtülü bir affın kapısı aralandı. Raporda, kullanılan etnik dille, Anayasanın 66’ıncı maddesinin değişikliği için motivasyon sağlandı. Ülkenin genç eğitimli insanları işsizlikle boğuşurken, Milletine kurşun sıkan, sıktıran teröristlere istihdam olanağı sağlanacağı sözü verildi. Bu raporda kullanılan dil ve gerçekleştirilmek istenen hedefler, daha fazla demokrasi olarak sunulmak istense de, hedeflerin gerçekleşmesi durumunda demokrasimizin büyük yara alacağını görmemek mümkün değil. Demokrasiler, Ulusal birlik rejimleridir. Demokrasiler, kültürel, siyasi, ekonomik birlik içinde yaşayan ve ortak hedefleri olan toplumlarda kökleşir. Demokrasi adı altında, Etnik ve inanç ayrılıklarının körüklendiği, toplumun birbirinden uzaklaştırıldığı, yabancılaştırıldığı siyasal ve sosyal düzenlerde, bir süre sonra kaos, terör hakimiyeti ele alır ve demokrasi ortadan kalkar. Terörle, korkan, sinen bireyler, aydınlar konuşamaz, düşüncelerini açıklayamaz. Biz bunları Uğur Mumcu gibi aydınlarımıza yapılan saldırılardan, özellikle Güneydoğu’da halka yöneltilen teröröle yurttaşlarımızın esir edildiği gerçeğinden biliyoruz. Bu rapor, Birlik ve beraberliğimize, Demokrasimize, Cumhuriyetimizin kurucu değerlerine yönelen saldırıdır. Bu rapora imza atanlar, Anayasaya, başta Siyasi Partiler kanunu ve TCK olmak üzere laik hukuk devriminin tüm kazanımlarına karşı suç işlemişlerdir. Bunu bilen komisyon üyeleri, asıl hedeflerini raporda açıkça belirtmemişler, örtülü cümlelerle saklamaya çalışmışlarıdr. Bunu bilen komisyon üyeleri kendilerine yasal güvence de istemişlerdir. Bu noktadan sonra, bu gaflet ve delalaete karşı durması gereken TBMM’de bulunan Milletvekilleridir. Korsan Komisyon oluşumuyla, nihayetinde de düzenlenen rapordaki tehditleriyle kendileri devre dışı bırakılan Milletvekilleri Mecliste gerekli cevabı hem partilerinin genel başkan ve yöneticilerine verecektir, vermelidir. Bu duygu ve düşüncelerimizi, siz değerli yurttaşlarımızla da paylaşıyor, sürecin sonuna kadar takipçisi olacağımızı ifade ediyor, saygılarımız sunuyoruz."

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.