SON DAKİKA
Hava Durumu

#İklim Değişikliği

Porsuk Haber Ajansı - İklim Değişikliği haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, İklim Değişikliği haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Tarsim Var Ama Şartlı Destek Var! Haber

Tarsim Var Ama Şartlı Destek Var!

CHP Niğde Milletvekili ve TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu Üyesi Ömer Fethi Gürer,2025 yılında yaşanan zirai don, kuraklık ve TARSİM uygulamalarına ilişkin açıklamalarda bulundu. Çiftçiler TARSİM sigortası yaptırmalarına rağmen zararlarının karşılanmadığı yönünde şikayetler aldığını belirten Ömer Fethi Gürer, mevcut sistemin yeniden kapsamlı bir şekilde düzenlenmesinin ihtiyaç olduğunu söyledi. “ZİRAİ DONU VE KURAKLIK ÇİFTÇİYİ VURDU” CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, 2025 yılında yaşanan zirai don ve kuraklığın Türkiye genelinde büyük zarara yol açtığını belirterek, TBMM Zirai Don Komisyonu üyesi olarak 20 ilde incelemelerde bulunduklarını ve özellikle bahçe ürünlerinde ciddi kayıplar yaşandığını yerinde tespit ettiklerini belirtti. Gürer, kamuoyuna destek açıklamaları yapılmasına rağmen uygulamada sorunların 8 aydır çözülemediğini söyledi. TÜM ÇİFTÇİLERİN ZARARI KARŞILANMADI TARSİM’in koyduğu kurallar nedeniyle sigortası bulunan çiftçilerin dahi zararlarının tamamının karşılanmadığını vurgulayan CHP’li Ömer Fethi Gürer, ceviz üreticilerinin yaşadığı mağduriyeti örnek gösterdi. Ağaçların yaşı gerekçe gösterilerek “ürün vermiyor” denildiğini ve bu nedenle üreticilerin destekten yararlanamadığını aktardı. ÇKS kaydı olan çiftçilere de sınırlı destekler verildiğini, ÇKS’si olmayan üreticilerin ise tamamen sistem dışında bırakıldığını ifade etti. ÇİFTÇİ: “TARSİM YAPTIRDIK, DON VE KURAKLIKTA TEK KURUŞ ALAMADIK” Çiftçilerle görüşe. Gürer’e çiftçiler her yıl TARSİM yaptırmalarına rağmen yaşadıkları zararın karşılanmadığını anlattılar. Çiftçiler, “Geçen sene don oldu, ardından kuraklık yaşandı ama hiçbir destek alamadık. Köyümüzde TARSİM var ama kuraklık desteği de verilmedi. Kamudan sigortadan bir kurumdan gelip ödeme yapan olmadı. ÇKS’si olan da alamadı. 2026 yılına geldik, hâlâ bu destek verilmedi,” dediler. “TARSİM ÇİFTÇİYE DÜZGÜN ANLATILMIYOR” Çiftçi Zülfü Ünal ise TARSİM sürecinin çiftçiye şeffaf şekilde anlatılmadığını belirterek, sigortanın çoğu zaman sadece imza attırılarak geçiştirildiğini söyledi. Ünal, “Sonra ‘kuraklık yaptırmadınız’, ‘sel sigortası var ama bu kapsama girmiyor’ deniliyor. Ama kamuoyuna ‘zirai dondan zarar görene destek veriyoruz’ diye açıklama yapılıyor” diyerek yaşanan çelişkiye dikkat çekti. “ÇKS OLMAYAN ÇİFTÇİNİN TAMAMI KAPSAM DIŞI” CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, TARSİM’in destek verdiğini açıklamasına rağmen bunun yalnızca belirli sigorta türleriyle sınırlı kaldığını vurguladı. “TARSİM olsa bile çiftçinin bütün zararı karşılanmıyor” diyen Gürer, sistemin çiftçiyi yeterli oranda korumadığını ifade etti. “VERİM KAYBI VAR AMA..” Çiftçi Zülfü Ünal, sigorta yaptırmasına rağmen zararının karşılanmadığını belirterek, “400 kilo üzerinden sigorta yaptırdım ama ‘kuraklık sigortası yok’ denilerek ödeme yapılmadı. Sel sigortası var ama kuraklık olmadığı için kapsam dışı sayıldık” dedi. TARSİM YENİDEN YAPILANDIRILMALI” CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, TARSİM’in yeniden yapılandırılması için TBMM’ye kanun teklifi verdiklerini belirterek, sigorta primlerinin yüksek olduğunu ve TARSİM’in çiftçinin ortağı gibi davranarak üretimin %10’una el koyduğunu söyledi. Don priminin yüzde 70 olacağı açıklanmasına rağmen yüzde 60’larda kaldığını ifade eden Gürer, iklim değişikliği nedeniyle bütüncül bir sisteme geçilmesinin zorunlu olduğunu vurguladı. “HAYVAN ÖLÜYOR, SİGORTA ÖDEMİYOR” Zülfü Ünal, hayvancılıkta da benzer sorunlar yaşandığını belirterek, kredi kullanımı sırasında zorunlu sigorta yaptırmalarına rağmen hayvan kayıplarında “full sigorta yok” gerekçesiyle ödeme yapılmadığını söyledi. Ünal, yaşadıkları mağduriyeti anlatarak sigorta sistemine tepki gösterdi. “ZARAR VAR, ÇÖZÜM YOK” Tarım ve Orman Bakanlığı’na seslenen Ömer Fethi Gürer, “Ortada zarar var ama bu zararı giderecek bir mekanizma yok. ‘Sözleşmede ne yazıyorsa o’ anlayışı çiftçiyi korumaz” dedi. Gürer, ÇKS’si olmayan üreticilerin de destek kapsamına alınması gerektiğini vurguladı. “TRAKTÖRE, HAYVANA HACİZ VAR” Borçların üç yıl ötelenmesi, ek kredi desteği sağlanması ve icraların durdurulması için kanun teklifleri verdiklerini hatırlatan CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, geçmişte çiftçinin üretim araçlarının haczedilemediğini, bugün ise traktörden hayvana kadar icraların yaygınlaştığını söyledi. “TOPRAĞINI SEVEN VATANINI SEVER” Gürer: “Biz bu ülkeyi seviyoruz. Vatanını sevenin asli görevi toprağını sevmektir. Çiftçi eli öpülesi insandır. Çok zor şartlarda üretim yapıyorsunuz. Çiftçiliği bırakmadan toprağı ekmeye devam edelim. Her zorluğu aşarak üretimi sürdürmeliyiz” dedi.

Tepebaşı İklim İzcileri Kış Kampını Gerçekleştirdi Haber

Tepebaşı İklim İzcileri Kış Kampını Gerçekleştirdi

Tepebaşı Belediyesi İklim İzcileri Programı kapsamında düzenlenen Eskişehir Kış Kampı, izcilik temelli çevre ve iklim eğitimlerini uygulamalı faaliyetlerle bir araya getirdi. Tepebaşı Belediyesi İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Müdürlüğü koordinasyonunda, Türkiye İzcilik Federasyonu ve Eskişehir İklim Spor Kulübü iş birliğiyle yürütülen Tepebaşı İklim İzcileri Programı kapsamında Eskişehir Kış Kampı gerçekleştirildi. Aralık 2022’den bu yana devam eden program çerçevesinde düzenlenen kampa; daha önce kamp deneyimi olmayan yeni izciler ve liderlerin de yer aldığı toplam 45 kişi katılım sağladı. Tepebaşı Belediyesi Keskin Deneyimli Kafe’de gerçekleştirilen kış kampında çocuklar ve gençler, izcilik faaliyetleriyle doğayla iç içe bir deneyim yaşadı. Kamp programı boyunca izcilik oyunları, takım çalışmaları, kamp ateşi etkinlikleri ve uygulamalı eğitimler gerçekleştirildi. Katılımcılar; soğuk hava koşullarıyla başa çıkma, doğada yaşam, dayanıklılık ve sorumluluk alma gibi temel izcilik becerilerini uygulamalı olarak öğrenme fırsatı buldu. 9–15 yaş aralığındaki çocuk ve gençlerin yer aldığı Tepebaşı İklim İzcileri Programı, yaklaşık 100 öğrenciye izcilik temelli çevre ve iklim eğitimi sunuyor. Program kapsamında iklim değişikliğiyle mücadele, sıfır atık, sürdürülebilir yaşam ve doğa bilinci konuları izcilik faaliyetleriyle birlikte ele alınıyor. Daha önce Ankara Pursaklar’da Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin desteğiyle düzenlenen kamp programlarına katılan Eskişehir İklim Spor Kulübü izcileri, kış kampında edindikleri deneyimleri yeni izcilerle paylaşarak sürece katkı sundu. Bu sayede kampta ekip ruhu ve deneyim aktarımı ön plana çıktı. Tepebaşı İklim İzcileri Programı, düzenli pazar eğitimleri, yaz okulu çalışmaları ve kamp programlarıyla çocuk ve gençlerin hem çevreye duyarlı bireyler olarak yetişmesini hem de izcilik kültürüyle çok yönlü beceriler kazanmasını desteklemeye devam ediyor.

İklim Değişikliğine Karşı Güçlü Eskişehir Projesi Tamamlandı Haber

İklim Değişikliğine Karşı Güçlü Eskişehir Projesi Tamamlandı

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi ve TEMA Vakfı iş birliğiyle yürütülen İklim Değişikliğine Karşı Güçlü Eskişehir Projesi’nin kapanış toplantısı Eskişehir’de gerçekleştirildi. Proje kapsamında, Eskişehir’in iklim değişikliğine uyum kapasitesinin artırılması ve dirençli bir geleceğe hazırlanması hedeflenirken; proje, yerel yönetimler ve sivil toplum iş birliğinin başarılı bir örneği olarak dikkat çekti. Avrupa Birliği’nin finanse ettiği, Türkiye Belediyeler Birliği ile Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı’nın lider kurum olduğu ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından yürütülen Sivil Katılım Projesi kapsamında uygulanan proje, Eskişehir’de düzenlenen toplantıyla tamamlandı. Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Ayşe Ünlüce, CHP Eskişehir Milletvekili Dr. Jale Nur Süllü, Odunpazarı Belediye Başkanı Kazım Kurt, Tepebaşı Belediye Başkanı Ahmet Ataç, Seyitgazi Belediye Başkanı Uğur Tepe, TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç ve UNDP Sivil Katılım Proje Müdürü ve Baş Teknik Danışmanı Neslihan Yumukoğlu Cankara’nın katıldığı kapanış toplantısında, büyükşehir ve ilçe belediyeleri ile TEMA Vakfı çalışanları, sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve basın mensupları da yer aldı. TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç iklim krizinin yalnızca çevresel değil, aynı zamanda bir yaşam meselesi olduğunu vurgulayarak krizle mücadelede yerel yönetimler, sivil toplum ve halkın birlikte hareket etmesinin çok önemli olduğuna dikkat çekerek Deniz Ataç konuşmasında şu ifadeleri kullandı: "İklim değişikliği artık uzak bir risk değil; kentlerimizin bugününü ve geleceğini, su varlıklarımızdan sağlığa kadar yaşamın her alanını doğrudan etkileyen bir gerçeklik. İklim Değişikliğine Karşı Güçlü Eskişehir projesiyle, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere yerel yönetimler, sivil toplum ve Eskişehir halkının katılımıyla, iklim risklerini birlikte anlamaya ve çözüm yollarını ortak akılla tartışmaya imkân tanıyan güçlü bir zemin oluşturduk. Proje kapsamında iklim risk haritaları geliştirerek 26 kişiye konu özelinde teknik eğitimler verildi. Ortaya çıkan bu birikim, yalnızca raporlarda kalan bir çıktı değil; kentin ortak hafızasında karşılık bulan, yerel düzeyde birlikte çözüm üretme kapasitesini güçlendiren önemli bir adımdır. Bu çalışma bir son değil; Eskişehir’in iklim değişikliğine uyum sürecinde daha katılımcı, daha kapsayıcı ve daha dayanıklı adımlar atabilmesi için güçlü bir başlangıçtır. Bu süreçte emeği geçen tüm belediyelere, paydaşlara, uzmanlara ve Eskişehir halkına gönülden teşekkür ediyorum." Sivil Katılım Projesi kapsamında hayata geçirilen projenin önemine vurgu yapan UNDP Sivil Katılım Proje Müdürü ve Baş Teknik Danışmanı Neslihan Yumukoğlu Cankara ise, “TEMA Vakfı ve Büyükşehir Belediyesi yöneticilerimize bu kıymetli projeyi başarıyla tamamladıkları için teşekkür ediyor, kendileriyle gurur duyduğumu ifade etmek istiyorum. İklim değişikliğini artık yalnızca çevresel bir sorun olarak değil; iklim adaleti ve insan hakları meselesi olarak ele alıyoruz. Bu nedenle katılımcılık, kapsayıcılık ve kimseyi geride bırakmama ilkesiyle hareket ediyoruz. Eskişehir’in güçlü bir aktif yurttaşlık kültürüne sahip olması önemli bir avantajdır. Vatandaşları ve sivil toplumu karar alma süreçlerine planlama aşamasından itibaren dahil edebilirsek, kentlerimizi afetlere karşı daha dirençli hâle getirebiliriz. Bu anlayışı yerel yönetimlere entegre etmek ve desteklemek için çalışmalarımıza devam edeceğiz.” dedi. Eskişehir’in iklim değişikliğine uyum kapasitesini ve direncini artırmayı hedefleyen projenin kapanış toplantısında konuşan Seyitgazi Belediye Başkanı Uğur Tepe de, “Su kaynakları, Seyitgazi için stratejik bir mesele hâline gelmiştir. 670 bin dekar ekilebilir alanımız olmasına rağmen yalnızca 180 bin dekar sulanabilmektedir. Barajlarımızdaki doluluk oranları oldukça düşüktür ve yeraltı su seviyeleri her yıl gerilemektedir. Bu tablo, gelecekte ciddi bir içme suyu riskiyle karşı karşıya kalabileceğimizi göstermektedir. Ayrıca bölgemiz için önemli olan madencilik faaliyetlerinin, özellikle bor madeni başta olmak üzere, çevreyle uyumlu ve sıkı denetim altında yürütülmesi gerekmektedir. Tarımda hâlen yaygın olan vahşi sulama yöntemleri ise su kaynaklarımız üzerindeki baskıyı artırmaktadır. Sürdürülebilir tarım ve suyun verimli kullanımı artık bir zorunluluktur. İklim değişikliğiyle mücadele; yerel yönetimler, sivil toplum ve vatandaşların birlikte hareket etmesiyle mümkündür. Seyitgazi Belediyesi olarak bu konuda her türlü iş birliğine açık olduğumuzu ifade etmek isterim. Bu anlamlı panelin düzenlenmesinde emeği geçen herkese teşekkür ediyor, sözlerimi şu ifadeyle tamamlıyorum: Geleceğe bırakacağımız en büyük miras; doğasıyla uyumlu, kaynaklarını akılcı kullanan bir yaşamdır.” ifadelerini kullandı. Tepebaşı Belediye Başkanı Ahmet Ataç ise, “Öncelikle Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ile birlikte hareket etmemizin son derece olumlu sonuçlar doğuracağına inanıyorum. Eskişehirimiz zaten yıllardır bu tür konularda resmi kurumlar ve çevre örgütleriyle birlikte hareket eden bir kenttir. Bildiğiniz gibi Alpu Ovası’nda planlanan termik santral, Büyükşehir ve Tepebaşı Belediyelerimizin öncülüğünde, yoğun bir mücadelenin ardından Eskişehir için bertaraf edilmiştir. Ancak ne yazık ki bu açgözlü anlayışın durmaya niyeti yok. Bu anlayış, yerin üstünü tahrip edenlerin şimdi gözünü yerin altına diktiğini açıkça göstermektedir. Şimdi de Bozdağ’da, Alpagut’ta altın arama faaliyetleri gündemde. Daha önceden Sivrihisar’da devam eden projeler var; buna rağmen bu mücadeleyi birlikte sürdürmeye kararlıyız. Bugün dünyanın önünde duran çok net birkaç temel sorun var: iklim krizi, enerji, kuraklık, güvenli gıdaya erişim ve deprem gibi afetler. Bunlarla mücadele etmek yalnızca yerel yönetimlerin değil, tüm dünyanın ortak sorumluluğudur. Geçtiğimiz günlerde yaşanan bir arıza nedeniyle su kesintisi oldu ve Eskişehir adeta ayağa kalktı. İnsanlar sorunun boyutunu bilmediği için tepkiler yöneticilere kadar ulaştı. Ben de şunu söyledim: Sizde su yoksa bende de yok. Elbette eleştiri haktır. Ancak kuraklığın ne kadar ciddi ve kalıcı bir tehdit olduğunu da görmek zorundayız. Suyumuzu ve enerjimizi tasarruflu kullanmak artık bir tercih değil, zorunluluktur. İnsanlar bugün inanıyor, yarın vazgeçiyor. Oysa bu mücadele süreklilik ister. Biz bu kararlılıkla yolumuza devam edeceğiz. Özellikle TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanımızın da Eskişehir’in bir çocuğu olarak bu süreçte kolları sıvaması; Birleşmiş Milletler temsilcileri, milletvekillerimiz, belediyelerimiz, basın ve halkımızla birlikte hareket etmemiz bizlere umut veriyor. Hep birlikte farkındalığı büyütecek ve en doğru sonucu alacağız. Başarımız daim, yolumuz açık olsun.” dedi. İklim krizine dikkat çeken Odunpazarı Belediye Başkanı Kazım Kurt, “Bugün çok uzun yıllardır herkesin konuştuğu ama sadece konuştuğu bir konuda ortak iş yapmanın sonucunu alıyoruz. TEMA Vakfı’nın öncülüğünde Büyükşehir Belediyemiz ile beraber gerçekleştirilen bu eğitim süreci ve çalışma bir ete kemiğe büründü. İklim krizi, doğal afet gibi her gün konuştuğumuz ama her gün daha çok oluşmasına katkı sunduğumuz noktada neler yapabilirizi anlıyoruz, çalışıyoruz ve bundan sonra nasıl ilerleyeceğimiz, nasıl çözüm getireceğimiz konusunda uzmanlaşma durumundayız. Türkiye yıllardır bu krizi bekliyor. Aralık ayının sonu ve hala Eskişehir'de kar yağmadı. Kar yağmaması arkasından başka sorunlar da getiriyor. Bu nedenle katılımcı bir anlayışla, bütünsel bir bakışla Eskişehir'in tamamında birlikte hareket edersek sonuç alınacağına inanıyorum. Çalışan bütün arkadaşlara teşekkür ediyorum. Özellikle koordinasyon konusunda Tema vakfımıza çok teşekkür ediyorum ve bundan sonraki çalışmalarda da başarılar diliyorum. Biz Odunpazarı Belediyesi olarak üstümüze hangi görev düşüyorsa yerine getirmeye hazırız. Hepinize saygılar sunuyorum.” diye konuştu. CHP Eskişehir Milletvekili Dr. Jale Nur Süllü, “Cumhuriyet Halk Partili belediyelerimizde iklim ve çevre konusunda güçlü bir irade bulunmaktadır. Bu noktada başta Büyükşehir Belediye Başkanımız olmak üzere, bu alanda yıllardır kararlılıkla yürütülen çalışmalar için kendilerine özellikle teşekkür ediyorum. TEMA Vakfı’na, yalnızca Eskişehir’de değil, ülkemizin dört bir yanında çevre ve iklim konusunda yürüttükleri duyarlı ve örnek çalışmalar için şükranlarımı sunuyorum. Aynı şekilde özellikle UNDP başta olmak üzere, bu alanda ortaya koydukları değerli katkılar ve iş birlikleri için teşekkür ediyorum. Bir milletvekili ve siyasetçi olarak, bu tür bilimsel, katılımcı ve yol gösterici çalışmaları her zaman destekleyeceğimizi ifade etmek isterim. İlk adımı atan, sorumluluk alan ve çözüm üreten her çalışmanın yanında olmaya devam edeceğiz.” şeklinde konuştu. Son olarak konuşan Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Ayşe Ünlüce de şu ifadeleri kullandı: “Hazırlanan bu raporu, Eskişehir’in iklimle ilgili geleceğini şekillendiren, bilimsel verilere dayalı güçlü bir yol haritası olarak görüyoruz. Yerel yönetimler ile sivil toplumun iş birliğiyle ve uzman katkılarıyla hazırlanmış olması, raporu son derece kıymetli kılmaktadır. Eskişehir, Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün 2025 kuraklık haritasına göre şiddetli kuraklık riski altındadır. 15 Ağustos 2023’te Sarıcakaya’da kırılan Türkiye sıcaklık rekoru da bu riskin somut bir göstergesidir. Bu gerçekler, iklim çalışmalarına çok daha fazla önem vermemiz gerektiğini ortaya koymaktadır. Kentte iklim farkındalığının ve katılım isteğinin yüksek olması büyük bir avantajdır. Bu raporu bir kapanış değil, yeni bir başlangıç olarak görmeli; yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları çalışmalarını bu doğrultuda sürdürmelidir. Şehirde yaşayan tüm paydaşların sürece aktif katkı sunması büyük önem taşımaktadır. Bu raporun hazırlanmasında emeği geçen TEMA Vakfı’na, uzmanlara, Odunpazarı, Tepebaşı ve Seyitgazi Belediyelerine ve Büyükşehir Belediyemizin tüm çalışanlarına teşekkür ediyorum. Biz bu raporla çalışmaya kararlıyız ve Eskişehir halkıyla birlikte bu süreci ilerletmeye hazırız.” ESKİŞEHİR İÇİN KURAKLIK VE AŞIRI SICAKLAR YÜKSEK RİSK Konuşmaların ardından TEMA Vakfı Çevre Politikaları ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Eylem Tuncaelli ve Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Veri Bilimci Dr. Vural Yıldırım projeye dair teknik sunumlar gerçekleştirdi. İklim değişikliğiyle mücadelenin artık herkesin meselesi olduğunu vurgulayan Tuncaelli, "Kentlerde iklim değişikliğine karşı kalıcı ve etkili çözümler üretebilmek için halkın karar alma mekanizmalarına aktif katılımı çok önemli. Bu anlayışla yaklaşık bir yıldır Eskişehir özelinde yoğun bir çalışma yürütüyoruz. Bu süreçte şanslıydık; çünkü Eskişehir güçlü ve örgütlü bir sivil topluma sahip. Projede, bugüne kadar gerçekleştirdiğimiz toplantılarda, sivil katılım açısından son derece kıymetli çıktılar elde ettik. Proje kapsamında yürüttüğümüz anket çalışmaları, iklim değişikliği farkındalığının kent genelinde yüzde 12 oranında arttığını ortaya koydu. Ancak bizim için asıl önemli olan şu: Bu proje bir sonuç değil; gerçek farkındalık ve dönüşüm bundan sonra atılacak adımlarla güçlenecek." dedi. Vural Yıldırım ise proje kapsamında 2020- 2030 yılları arasında Eskişehir için kuraklığın çok büyük bir tehlike olduğunu belirterek, "İnönü ve Seyitgazi ilçeleri kuraklık açısından yüksek riskli ilçeler. Bununla birlikte orman yangınları açısından da Seyitgazi, Han ve Mihalıcçık ilçeleri çok yüksek riskli bölgelerimiz. Aşırı sıcaklar da Sivrihisar, Günyüzü, Mihalıcçık başta olmak üzere tüm ilçelerde yüksek ve çok yüksek risk olarak karşımıza çıkıyor." şeklinde konuştu. İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİN RİSKLERİNİ ANLAMAK VE BİRLİKTE YÖNETMEK Proje kapsamında Eskişehir il sınırları içerisinde kuraklık, orman yangınları, sel ve aşırı sıcaklıklar gibi iklim kaynaklı tehlikelere yönelik, 2030 yılına kadar uzanan ve 1x1 km çözünürlüklü aylık tehlike ve risk haritaları hazırlandı. Bu bilimsel veriler doğrultusunda oluşturulan değerlendirme ve öneri raporu da yıl sonunda tamamlandı. Proje süresince sivil toplum kuruluşları, Kent Konseyi ve Mahalle Meclisleri ile çeşitli çalıştaylar düzenlendi; alanında uzman isimlerin katılımıyla panel ve halk toplantıları gerçekleştirildi. Ayrıca proje kapsamında kurulan İklim Eylem Merkezi ile iklim değişikliğiyle mücadelede önemli bir adım daha atıldı. Büyükşehir Belediyesinin ilgili birimlerine yönelik geliştirilen teknik eğitimlerle kurumsal kapasite güçlendirildi. Farkındalık çalışmalarının etkisini ölçmek için proje başlangıcında ve kapanışında yapılan iki ayrı saha araştırmasıyla Eskişehir halkının iklim değişikliğine dair bilgi düzeyi, algısı ve günlük yaşam alışkanlıklarındaki değişim analiz edildi. Elde edilen bulgular, projenin kent genelinde iklim değişikliği farkındalığının artmasına katkı sağladığını ortaya koydu.

"Küresel Sorun İklim Değişikliği Türkiye Boyutu" Konferansı Düzenlendi Haber

"Küresel Sorun İklim Değişikliği Türkiye Boyutu" Konferansı Düzenlendi

Avrupa Birliği destekli European Union Studies for Engineers (Engine-EU) Jean Monnet Projesi kapsamında “Küresel Sorun İklim Değişikliği: Türkiye Boyutu” başlıklı konferans, Eskişehir Teknik Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirildi. Mühendislik Fakültesi Prof. Dr. Atila Barkana Konferans Salonunda düzenlenen etkinlik; akademi, kamu ve politika yapıcı aktörleri bir araya getirerek iklim değişikliğini Türkiye ve Avrupa Birliği perspektifinden çok boyutlu olarak ele aldı. Konferansın açılış konuşmaları, Ankara Üniversitesi'nden Proje Yöneticisi Prof. Dr. Belgin Akçay ile Eskişehir Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekanı ve Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Hanife Apaydın Özkan tarafından gerçekleştirildi. Açılışta, üniversitelerin iklim kriziyle mücadelede üstlendiği kritik rol ve mühendislik disiplinlerinin sürdürülebilirlik hedefleriyle ilişkisi vurgulandı Oturum başkanlığını Eskişehir Teknik Üniversitesi Yer ve Uzay Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Alper Çabuk'un üstlendiği panel bölümünde ise; İklim değişikliğinin nedenleri ve Türkiye üzerindeki etkileri, Avrupa Birliği’nin iklim politikaları ve Yeşil Mutabakat, Kamu sektörünün iklim değişikliğiyle mücadeledeki rolü, Sanayi sektöründe ikiz dönüşüm süreçleri başlıkları ele alındı. Panelde Ankara Üniversitesi, Ticaret Bakanlığı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı temsilcileri sunumlarını paylaştı. ESTÜ’nün AB Destekli Sürdürülebilirlik Projeleri Paylaşıldı Etkinliğin dikkat çeken bölümlerinden biri ise Eskişehir Teknik Üniversitesinin Avrupa Birliği destekli sürdürülebilirlik temalı proje örneklerinin katılımcılarla paylaşılması oldu. Bu kapsamda; GreenEUR, EPD-Net, LEAF: Lifelong Learning for Sustainability projeleri ESTÜ akademisyenleri tarafından tanıtılarak, üniversitenin sürdürülebilirlik, ekolojik planlama ve yaşam boyu öğrenme alanlarındaki uluslararası iş birlikleri aktarıldı. Eskişehir Teknik Üniversitesi Çevre ve Sürdürülebilirlik Öğrenci Kulübü katkılarıyla gerçekleştirilen program, katılımcıların aktif katılım sağladığı soru-cevap bölümü ile sona erdi.

Odunpazarı Belediyesinde Su Verimliliği İçin Önemli Adım Haber

Odunpazarı Belediyesinde Su Verimliliği İçin Önemli Adım

İklim değişikliğinin her geçen gün daha fazla hissedilen etkileri, su kaynaklarının korunmasını ve suyun verimli kullanılmasını zorunlu hale getiriyor. Tarım başta olmak üzere pek çok alanda su kıtlığı riskine karşı önlem alınması gereken bu süreçte, Odunpazarı Belediyesi doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı için örnek bir çalışmaya imza attı. Odunpazarı Belediyesi, hizmet binalarında %25 su tasarrufu sağlamayı hedefleyen kapsamlı bir su verimliliği programı başlattı. 27 Aralık 2024 tarihinde yürürlüğe giren Su Verimliliği Yönetmeliği doğrultusunda harekete geçen Odunpazarı Belediyesi, yönetmeliğin gerektirdiği su verimliliği sisteminin kurulması için çalışmalarını yoğunlaştırdı. Bu kapsamda, Odunpazarı Belediye Başkanı Kazım Kurt’un öncülüğünde, Odunpazarı Belediyesi İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Müdürlüğü tarafından belediye personeline “Su Verimliliği” konulu eğitim düzenlendi. Eğitimde; Su verimliliğinin tanımı, Günlük yaşamda suyun nasıl daha verimli kullanılabileceği, Su ayak izinin ne olduğu ve bireysel su ayak izinin nasıl hesaplandığı, Belediyenin su verimliliği kapsamında yürüttüğü çalışmalar gibi başlıklar ele alındı. Odunpazarı Belediyesi, su krizine karşı toplumsal bilinci artırmayı ve su kaynaklarını korumaya yönelik mücadelede öncü bir rol üstlenmeyi hedefliyor. Bu kapsamda verilen eğitim, Odunpazarı Belediyesi’nin su verimliliği konusundaki kararlılığını ve sürdürülebilir çevre politikalarına olan katkısını bir kez daha ortaya koydu. Odunpazarı Belediyesi olarak, iklim değişikliği ile mücadelede suyun korunması için yürütülen çalışmaları kararlılıkla sürdürmeye devam edeceğiz.

Dr. Ezgi Ediboğlu: ''Gözler, Antalya’daki COP 31’de'' Haber

Dr. Ezgi Ediboğlu: ''Gözler, Antalya’daki COP 31’de''

Dr. Ezgi Ediboğlu, COP 30'da alınan kararları, çözülemeyen ve Antalya'ya devredilen başlıkları, ayrıca Türkiye'nin ev sahipliğinde gerçekleşecek COP 31'in ''başarılı'' kabul edilmesi için Ankara'dan beklenecekleri değerlendirdi. Max Planck İnovasyon ve Rekabet Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı olarak çalışan, Hukukçu, Çevre ve İklim Değişikliği hakkında uzman olan Dr. Ezgi Ediboğlu COP30 ile ilgili yaptığı değerlendirmelerde şu ifadeleri kullandı; ''Amazon’un kalbinde büyük beklentilerle başlayan COP 30’da, fosil yakıtlardan çıkış ve ormansızlaşmayı durdurma gibi kritik başlıklarda somut ilerleme sağlanamadı. Zirveden yalnızca uyum finansmanının üç katına çıkarılması yönünde zayıf bir karar çıktı. Liderlik eksikliği ve çelişkili ulusal politikalar, kararları niyet bildirimi düzeyinde bıraktı. Türkiye’nin ev sahipliğinde gerçekleşecek COP 31’den, ertelenen bu kritik başlıklarda güven veren bir yönlendirme ve elle tutulur kararlar beklenecek. Brezilya’nın, Amazon’un kalbindeki Belem şehrinde yapılan 30. Taraflar Konferansı (COP 30) sona erdi. Toplantıda yalnızca iklim değişikliğinin etkilerine uyum finansmanı hakkında zayıf da olsa elle tutulur bir karar alınabildi. Fosil yakıtlardan çıkış ve ormansızlaşmayı durdurma konularında beklenen yol haritaları üzerinde uzlaşmaya varılamadı. Çözümsüz kalan konular, yeniden görüşülmek üzere Antalya’da düzenlenecek COP 31’e bırakıldı. Her COP aynı ölçüde sonuç üretmeyebilir; bu, sürecin doğasında var. Ancak COP 30, Uluslararası Adalet Divanı’nın devletlerin iklim değişikliği ile mücadeleden sorumlu olduğuna dair tavsiye görüşünü açıklamasından sonra düzenlenen ilk COP olma özelliğini taşıyor. 1.5°C hedefinin fiilen kaçmasının ağırlığıyla da birleşince, sadece yetersiz değil, endişe verici bir siyasi trendin parçası niteliğinde. Büyük laflar, çelişkili adımlar Zirve, Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva’nın yüksek profilli çıkışları, Amazon’un kalbinde verilen “fosil çağını bitirme” mesajları, “hakikat COP’u” ve “uygulama COP’u” mottoları ile yüksek profilli bir şekilde başladı. Oysa yakın geçmişe kısaca bakmak bile şüpheci olmak için yeterliydi: Lula 2023’te, tam da COP 28 dönemlerinde, Brezilya’nın petrol üretimini artıracak kararları onayladı ve petrol ihraç eden ülkelerden oluşan OPEC+’a dahil olmak istediklerini duyurdu. 2025’te Brezilya, COP 30’a ev sahipliği yapacak olmalarına rağmen, OPEC+’a katıldı; petrol üretimini artırma planları da devam ediyor. Lula’nın “fosil çağını bitirme” mesajlarını, bu somut adımları bağlamında değerlendirmek gerekiyor. Aslında tüm bunlar, COP’larda edilen büyük lafların altının ne kadar boş olduğuna iyi bir örnek teşkil ediyor. Liderlik eksikliği, zayıf kararlarla sonuçlandı COP 30’un etkisizliğinin bir diğer nedeni ise Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) zirveye katılmamasıyla oluşan liderlik eksikliğiydi. ABD’den açılan boşluğu Çin’in doldurması ve belirgin bir liderlik rolü üstlenmesi bekleniyordu, ancak öyle olmadı. Bu liderlik açığı, ev sahibi Brezilya’nın müzakerelere yeterince yön verememesiyle birleşince, COP 30 kararları gerçek anlamda zayıf oldu. Niyet listesi gibi sonuç kararı ''Küresel Mutirão'' olarak adlandırılan COP 30 kararında 59 paragraf yer alıyor. Bunlarında yalnızca sekizinde yeni bir karar alma ifadesi var. Kararların geri kalanı, ‘‘not ediyor’’, ‘‘tanıyor’’, ‘‘onaylıyor’’ gibi yeni bir adım içermeyen paragraflardan oluşuyor. Oysa onca yıl ve onca karardan sonra devletlerin hâlâ uygulamada ne denli zayıf olduğu düşünüldüğünde, COP kararlarının bir niyet listesine dönüşmemesi gerekiyor. Kararda fosil yakıtların bahsi bile geçmiyor Zirvenin en kritik başlıklarından biri fosil yakıtlardı. Fosil yakıtların açıkça anılması, COP 28’e kadar geçen yaklaşık 30 yıl boyunca neredeyse tamamen tabu olarak kaldı.COP 28 karar metninde geçen fosil yakıtlardan ‘‘uzaklaşma’’ söylemiyle kısmi bir eşik aşılmıştı. COP 30’un da fosil yakıtlardan tamamen ve adil bir şekilde çıkabilmek için bağlayıcı, zaman çizelgeli ve somut bir ‘‘yol haritası’’ çizmesi bekleniyordu. Ne yazık ki bu da başarılamadı. Hatta ‘‘fosil yakıt’’ ifadesi, kararda hiç geçmiyor. Bu konuda ısrarcı olan 80 devlet bulunmasına rağmen ve devletlerin bu çağrısını karara not eden paragrafta dahi fosil yakıt ifadesi geçmiyor. Bu konu, Türkiye’nin COP 31’deki ana sınavlarından biri olarak karşımıza gelecek gibi görünüyor. Amazonlar’dan bile ormansızlaşma yol haritası çıkamadı Amazonlar’da düzenlenen COP 30, ormanların korunması konusunda sembolik öneme sahipti ve yerli halkların yüksek katılımıyla gerçekleşti. Bu rağmen, çıkmasına kesin gözüyle bakılan, ormansızlaşmanın önlenmesi için bir yol haritası oluşturmaya dair çalışmalar da karar metnine giremedi. Ormansızlaşmayı durdurma hedefi yeniden teyit edilse de, hedefe ulaşmayı sağlayacak yeni, bağlayıcı bir yol haritası veya mekanizma yok. COP 30’da ormanları koruma hedefiyle yağmur ormanları yatırım fonu ( Tropical Forests Forever Facility, TFFF ) kuruldu; ancak fonun etkinliğiyle ilgili ciddi endişeler var . Amazon’da kritik eşik noktasına yaklaşan ekositemlerin bulunduğu bir bölgede yapılan COP’un dahi somut bir ormansızlaşma yol haritası üretememesi, Belem’in en dikkat çekici eksikliklerinden biri oldu. Uyum finansmanı hedefi, gerçek ihtiyacı karşılamaya yetersiz COP 30’un finansman ayağında öne çıkan tek taahhüt ise uyum finansmanının üç katına çıkarılması oldu. Bu karar kulağa iddialı gelse de, ne kaynak dağılımı, ne finansmana ne zaman başlanacağı ne de paydaşların katkısına dair net bir yol haritası sunulmuş değil. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) verilerine göre son yıllarda küresel uyum finansmanı yaklaşık 32 milyar dolar seviyesindeydi. Bunun üç katı, yaklaşık 96 milyar dolarlık bir bütçe anlamına geliyor. Ancak COP metni başlangıç yılını belirtmediği ve kamu-özel ayrımı netleşmediği için ülkeler bu hedefi 120 milyar dolar civarında - yani ihtiyaca biraz daha yakın bir düzeyde - yorumladı. Küresel uyum ihtiyacının ise 2030’a kadar yıllık 160 ile 340 milyar dolara ulaşacağı hesaplanıyor . İhtiyacın boyutu göz önüne alındığında, üç katlık artışın da gelişmekte olan ülkelerin giderek büyüyen uyum açığını kapatmaya yetmeyeceği görülüyor. COP 28’de taslağı oluşturulan, iklim değişikliğinin etkilerinden zarar gören yoksul ülkelere finansal destek sağlayacak Kayıp ve Zarar Fonu da Belem’de tamamlanamadı. Fonun yönetim yapısı, katkı yükümlülüklerinin nasıl dağıtılacağı gibi teknik hususları hâlâ net değil. Bu dosya da Antalya’ya devredildi. Ticarete yönelik kısıtlamalar daha çok konuşulacak Ticaret konusunda COP 30’da, özellikle AB’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’nın (SKDM) etkisiyle, gelişmekte olan ülkelerin artan endişelerine öne çıktı. Bu konu karar metnine sade bir şekilde, uluslararası ticarete keyfi ve haksız kısıtlamaların olmaması niyetini ifade eder bir şekilde girdi. Zirve boyunca, yeşil sanayileşme ve ticaret politikalarının iklim hedefleriyle uyumlu hale getirilmesi gerektiği vurgulandı. Kritik minerallerin adil tedarik edilmesi ve sınırda karbon düzenlemelerinin gelişmekte olan ülkeler üzerindeki etkileri tartışıldı. Bu tartışmalar karar metninde net bir şekilde yer alamadı ancak tartışmaların devam edeceğini ve ticaret konusunun bundan sonra çokça konuşulacağını düşünmek hata olmaz. COP 30’da iklim dezenformasyonuna karşı tavır alınması da dikkat çekiciydi. Yanlış ve yanıltıcı bilgilerin iklim eylemini geciktirdiği vurgulandı. Bazı ülkeler ilk kez ‘‘ İklim Bilgi Bütünlüğü Bildirgesi ’’ne imza atarak, bilim insanlarını ve çevre gazetecilerini destekleme sözü verdi. Belem’den Antalya’ya: Türkiye güven verebilmeli Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın açıklamasına göre COP 31 Liderler Zirvesi İstanbul’da, müzakereler ise Antalya’da düzenlenecek. COP 31 için rekabet eden Türkiye ve Avustralya arasında varılan alışılmadık uzlaşıya göre COP 31 başkanlığı Türkiye’de olacak, ancak müzakerelere Türkiye’nin atayacağı bir Avustralyalı temsilci başkanlık edecek. Antalya’da fosil yakıtların geleceği, uyum finansmanı, Kayıp ve Zarar Fonu gibi kilit başlıkların ilerleyebilmesi, Türkiye’nin tarafları dengeli ve etkin bir müzakere zemininde tutabilme kapasitesine bağlı. COP 31 ev sahipliği, Türkiye için yalnızca bir organizasyon meselesi değil. Aynı zamanda kendi iklim politikalarını uluslararası kamuoyu önünde daha tutarlı, şeffaf ve güvenilir bir çerçeveye oturtma zorunluluğu anlamına geliyor. Bu bağlamda ev sahibi ülkelere yönelik temel beklentiler, Türkiye için de geçerli olacak: Açık hedefler, iyileştirilmiş şeffaflık, bilim temelli emisyon azaltım yolları ve müzakerelerde taraflara güven veren bir yaklaşım. Türkiye’nin mevcut emisyon artış eğilimi, atık yönetimindeki sorunlar, fosil yakıt desteklerinin sürmesi, İkinci Ulusal Katkı Beyanı’nın zayıf bulunması ve insan hakları ihlalleri, en sık dile getirilen zafiyetler arasında yer alıyor. Daha güçlü iklim hedefleri, ev sahipliği sorumluluğu COP 31 öncesi Türkiye’nin iklim hedeflerini daha güçlü, ölçülebilir ve Paris Anlaşması’yla uyumlu hâle getirmesi yalnızca bir beklenti değil, ev sahipliği sorumluluğunun doğal bir uzantısı. Bilimsel gerçeklikle uyumlu, orta vadeli mutlak azaltım hedefi; enerji dönüşümünde takvimlendirilmiş adımlar; kömürden çıkışa ilişkin netlik; ulusal politikalar ile 2053 net sıfır hedefi arasındaki uyumsuzlukların giderilmesi, Türkiye’nin hem müzakere masasındaki inandırıcılığını hem de COP 31’in başarısını güçlendirebilir. Kısacası Türkiye, COP 31’e giderken bir yandan tarafları bir arada tutan güvenilir bir süreç yöneticisi olmak, bir yandan da kendi emisyon azaltım ve uyum politikalarını güçlendirerek ev sahibi ülke olarak ortaya koyduğu iklim vizyonunu somutlaştırmak zorunda.'' Kaynak: İklim Masası - www.iklimmasasi.com Kaynak: Dr. Ezgi Edipoğlu

COP 31 Türkiye’de, Siyasi İrade İçin Samimiyet Sınavı Haber

COP 31 Türkiye’de, Siyasi İrade İçin Samimiyet Sınavı

Türkiye’nin COP 31’e ev sahipliği yapacağı kesinleşirken, uzmanlar bu diplomatik başarının beraberinde ciddi sorumluluklar getirdiğine dikkat çekiyor. Türkiye’nin iklim politikaları nedeniyle uluslararası eleştirilere hazırlıklı olması gerektiğini vurgulayan Dr. Nuran Talu’ya göre, kömürden çıkış taahhüdü ve iklim kanununun revize edilmesi, siyasi iradenin samimiyetini gösterecek kritik adımlar arasında yer alıyor. Önümüzdeki yıl düzenlenecek 31. Taraflar Konferansı’nın (COP 31) Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da düzenleneceği kesinleşti. 2022’den bu yana ev sahipliği için yarışan Türkiye ile Avustralya arasında varılan uzlaşmaya göre , ‘‘Müzakereler Başkanı’’ görevini Avustralyalı bir temsilci üstlenecek. COP 31 ev sahipliğinin Türkiye’ye getirdiği sorumluluk ve fırsatları değerlendiren Dr. Nuran Talu ise bu sonucun yalnızca şaşaalı bir uluslararası konferans düzenlemek olarak görülmemesi gerektiğini vurguladı. Talu, Türkiye’nin iklim politikaları bağlamında ‘‘eleştirilere hazırlıklı olmalıyız,’’ uyarısında bulundu. Siyasi iradenin COP 31’i yalnızca bir etkinlik organizasyon olarak görmediğini göstermesi gerektiğini belirten Talu’ya göre, bunun en güçlü göstergesi, uzun süredir beklenen kömürden çıkış taahhüdünün açıklanması olur. Talu ayrıca, ağırlıklı olarak emisyon ticaretine odaklandığı gerekçesiyle eleştirilen iklim kanununun; iklim değişikliğinin doğaya ve insana etkilerini kapsayacak şekilde revize edilebileceğini ifade etti. İklim değişikliğinin, hem yol açtığı afetler hem de ekonomik etkileri nedeniyle toplumun tüm kesimlerini doğrudan etkilediğini hatırlatan Talu, Türkiye’nin COP 31 gündeminde iklim değişikliğinin etkilerine uyum çalışmalarını önceliklendirmesi gerektiğini düşünüyor. Bu kapsamda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kısa süre önce duyurduğu 500 bin sosyal konutun, iklim dostu olacak şekilde inşa edilebileceğini ve COP 31’de bir ‘‘iyi uygulama’’ örneği olarak sunulabileceğini belirtti. Talu’nun COP 31 organizasyonuna dair bir diğer önemli uyarısı ise sivil toplumun rolüne dair. Aktivistlerin ve yerli halkların önceki COP’larda haklı taleplerini dile getirdiğini hatırlatan Talu, ‘‘Umarız Antalya’da iklim aktivistlerinin sivil itaatsizlik içeren, şiddete dayanmayan eylemleri kriminalize edilmez,’’ diyerek, iklim mücadelesinin suç olmadığını vurguladı. Dr. Nuran Talu’nun, Türkiye’nin COP31 ev sahipliğine ilişkin değerlendirmeleri şu şekilde; Üst iradenin ev sahipliği yapma arzusu önemli ‘‘Birleşmiş Milletler küresel iklim müzakerelerinin üst karar organı olan Taraf Ülkeler Konferansları (COPlar), 30 yıldır her yıl düzenlenir ve her yıl farklı bir BM üyesi ülke ev sahibi olur. Bu konferanslarda sadece ev sahibi ülkelerin değil, katılımcıların, misafir ülkelerin ve tüm paydaşların çok kapsamlı bir katılım profili vardır. Esasen COPların çıkış noktası, 1994 yılında onaylanan BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin taahhütlerinin, BM üye ülkeleri tarafından yerine getirilmesidir. Yıllar geçti, bugün biz COP masalarında Paris Anlaşması’nın iklim provizyonlarını görüşüyoruz - tabii ki Çerçeve Sözleşmenin temel ilkelerini saklı tutarak. Ülkemiz de üç senedir Paris Anlaşması’na taraf. Anlaşma, teknik boyutunun yanı sıra, iklim değişikliği ile mücadelede adalet, eşitlik ve hakkaniyet ilkeleri üzerine temellenmiş uluslararası bir akit. Bu da doğal olarak, hangi ülke olursa olsun, siyasi iradenin duruşuna ihtiyaç olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla Türkiye’nin COP 31’e ev sahipliği yapma arzusunu bu açıdan değerlendirmek ve üst iradeye bu aşamada teşekkür etmek lazım.’’ Hazırlık süreci, siyasi iradenin samimiyetini gösterecek ‘‘Bu aşamada dememin nedeni, Türkiye’nin iklim değişikliği ile mücadele performansını, özellikle önümüzdeki yıl süresince, mercek altına almamız gerekliliği. Bu nedenle COP 31 hazırlık sürecinin, iklim politikalarını uygulama kapasitemizi gözden geçirmemiz için bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Emisyon azaltımı ya da iklim değişikliğinin etkilerine uyum konusunda yetersiz ülkeler de COP’a ev sahipliği yapabilir. Daha önce Birleşik Arap Emirlikleri’nde, Mısır’da yapılan COP’larda, zirvenin neden bu gibi fosil yakıt üreticisi ülkelerde yapıldığına dair tartışmaları, protestoları hatırlayalım. Bu tartışmaların varlığı, bir taraftan da ev sahibi ülkelerin uygulamada sınıfta kaldığını gösteriyor. Ev sahibi olmak demek sadece şaşalı bir uluslararası konferans düzenlemek anlamına gelmez, hatta iklim değişikliği gibi son derece hassas bir alanda hiç gelmez. Türkiye’nin sektörel iklim politikalarını, olumlu, olumsuz uygulamalarını gözden geçirmek durumundayız ve eleştirilere hazırlıklı olmalıyız. Türkiye uzun yıllardır iklim politikalarını ve karar destek araçlarını sayısız projelerle, yasalarla, kurumsal yenilenmelerle yazıp çiziyorsa, dahası Sayın Cumhurbaşkanımız da en yüksek perdeden karbon emisyonlarında ‘2053’te net sıfır’ hedefini beyan ediyorsa, COP31’e giden yolda doğru uygulamaları artık görmek istiyoruz. Siyasi iradenin iklim mücadelesinde samimi olduğunu anlamamız için COP 31 hazırlık süreci ve COP 31’in kendisi, kaçınılmaz fırsatlardan biri.’’ Kömürden çıkış cesareti gösterilmeli ‘‘Türkiye için şimdi atılacak ilk önemli adım, kömür enerjisinden çıkış için gerçekçi, uygulanabilir ve en önemlisi adil bir hedef vermek olur. COP 31 ev sahipliğini yalnızca bir etkinlik organizasyonu olarak görmediğimizi göstermenin en iyi yolu, kömürden çıkış hedefini Sayın Cumhurbaşkanı’nın ağzından duyurmak olur. Siyasi irade samimiyse, bu taahhüdü verme cesaretini göstermeli ve yasal, kurumsal, finansal araçları bu doğrultuda uygulamaya yansıtmalı. Devlet aklı o zaman iklim akıllı olur ve yeşil dönüşüm söylemleri de aslını bulur.’’ 500 bin iklim dostu sosyal konut: COP 31’de ‘‘iyi uygulama’’ olabilir ‘‘COP konferansları ev sahibi ülkelere iklim değişikliği ile mücadele uygulamalarında dünya örneklerinden ilham almak için de önemli fırsat sunar. Son tahlilde, yerel ihtiyaçlarımızla birlikte önceliklendirerek küresel bir sorunu ele alıyoruz. COP31 hazırlık sürecinde, özellikle iklim değişikliğine uyum boyutunu çalışırken, toplum üzerindeki etkilere odaklanmamız gerekiyor. Örneğin Sayın Cumhurbaşkanı kısa süre önce 500 bin sosyal konut inşa edileceğini duyurdu . İnşa sürecine öncelikle 500 bin konutu nasıl iklim dostu yapabileceğimizi tartışarak ve yerleşim alanlarında iklim değişikliği kaynakları risklerin düzeyini tespit ederek başlamak lazım. Belki ilk aşamada bir pilot bölge seçip güneş enerjili, yağmur hasadının yapıldığı binalar inşa etmek söz konusu olabilir. Bu projeler COP 31’de ‘iyi uygulamalarımız’ olarak dünyaya sunulabilir. İklim kanunu yeniden ele alınmalı, güçlendirilmeli ‘‘Atılabilecek ikinci adım, çok eleştirilen iklim kanununun revizyonu ve geliştirilmesi. Sera gazı emisyonlarının azaltımını hedefleyen bir piyasa mekanizmasını, sadece ülkenin ticari rekabetinin korunması için düzenleyen bir kanun bu. Fazlasıyla emisyon ticareti odaklı. Türkiye’nin iklim performansının doğru ölçülmesi için iklim değişikliğinin doğaya ve insana dair etkilerinin ele alınacağı kapsamlı hükümler lazım kanunda. Kurumsal açıdan bakıldığında da kanunda seçilmiş yerel otoritelerin sorumluluk almasına imkan verilmiyor. Kanun, son derece merkezi hükümet yetkileri ile donanmış maddelere sahip. Benzeri eksiklikler ve yanlışlıklar nedeniyle iklim kanununun güçlendirilmesini isteriz ve bunu hızlıca yapmak zorundayız.’’ Sosyal konut inşasını, iklim adaleti çerçevesinde, hak temelli bir yaklaşımla yapabiliriz. Şayet topyekün düşük karbonlu bir hayat tarzı istiyorsak, iklim değişikliğinin, risklerinin ve giderek artmaya başlayan felaketlerin, sosyal hayatı nasıl etkileyeceğine iyice odaklanmamız gerekiyor. Nitekim Paris Anlaşması da iklim değişikliğinin etkilerine karşı dayanıklılığın adil bir şekilde sağlanmasını garantilemek için toplumlarda savunmasız olanları özellikle dikkate alan bir bütünsel bir sosyo-ekonomik yaklaşımı ortaya koyar.’’ Kısa vadede çalan alarm zillerini bilimin ışığında önceliklendirmeliyiz ‘‘İklim değişikliği meselesi, esasen toplumun meselesidir. Sokaktaki insanı her yönden etkiliyor: Felaketlerle de etkiliyor, örneğin ve özellikle tarım sektöründe yeterince iklim dostu politikalar uygulamadığımız için çiftçiyi ve vatandaşı ekonomik olarak da etkiliyor. Mesele, iklim değişikliğinin etkileri nedeniyle başa gelen afetler yaşandıktan sonra o yöreyi afet bölgesi ilan etmek, afetzedelere maddi yardımda bulunmak, konut yapmak değil. Esasen kısa vadeli, reaktif çözümler, iklim mücadelesinin doğasına da aykırı. İklim değişikliğinin etkilenebilirlik ve risk düzeylerini hesaplayacak bilimsel araştırmalar yapmak ve önlemler almak lazım ki proaktif ve katılımcı uygulamalar olsun. COP31 gündeminde kısa vadede çalan alarm zillerine odaklanmamız gerektiğini düşünüyorum. Örneğin bu yıl yaşanan zirai don felaketinde en güçlü olduğumuz ürünleri kaybettik. Böyle baktığımız zaman iklim değişikliğinin etkilerine uyum, bizim ülkemizde kısa vadede önceliklendirmemiz gereken en önemli politika müdahale alanı olmalı.’’ Dezenformasyonla mücadele fırsatı sunacak ‘‘Bugün toplumun önemli bir kesiminin zihninde iklim değişikliği konusu net değil. Doğrudan enerji sektörüyle ilgili teknik/teknolojik bir mesele olarak ya da sıfır atık konusunu odağına alarak çevre kirliliğinin önlenmesi olarak anlaşılıyor. Büyük resim görülemiyor, dolayısıyla iklim mücadelesinin pusulası şaşıyor. Buradan bakıldığında, COP 31 hazırlık sürecinin iklim değişikliği konusunda dezenformasyonla mücadele fırsatı sunacağını, temel kavramların, politika müdahale araçlarının doğru anlaşılmasına vesile olacağını düşünüyorum. Özellikle Antalyalıların kalıcı bir farkındalık elde etme fırsatları olacaktır; bundan sonraki süreçlerde, merkezin yönlendirdiği yerel iklim politikalarına ve belediyelerinin eylem planlarına daha farklı bir gözle bakabilir ve sorumluluk alabilirler.’’ Sivil toplumun hak temelli güçlenmesi için fırsat olabilir ‘‘Sivil toplum, son tahlilde sokaktaki insanın örgütlü temsilcileridir. Dolayısıyla Türkiye’de faaliyette olan sivil toplum kuruluşlarının, yani meslek odalarının, sendikaların, vakıfların, derneklerin temel amacı, toplumu iklim değişikliğinin etkilerine karşı sosyo-ekonomik manada dirençli kılmak olmalı. Bunun için vatandaş ile birlikte kolektif kararlar almak lazım. Her ne kadar son yıllarda iklim değişikliği alanında farklı konularda çalışan STK’lar artmaya başlasa da, bu faaliyetlerde iklim değişikliğinin insan haklarına olan etkileri yeterli ölçüde ele alınmıyor, savunulmuyor. Geçmiş COP’lara bakın, hangi ülkede olursa olsun, sivil aktivistler ve yerli halklar kendi ülkelerindeki yanlış/tutarsız iklim politikalarına karşı ayaklanıyorlar; iklim mücadelesinin ön saflarında yer alarak haklı talepleriyle konferansların rutin gündemlerini altüst edebiliyorlar. COP 31’de de Türkiye’deki sivil hareketin iklim değişikliği ile mücadele bağlamında ses getireceğini bekleriz, beklemeliyiz. Gerçekçi olursak, bu ülkede ekolojik varlıklara ve dolayısıyla vatandaşın sosyal ve ekonomik haklarına verilen zararlara bakıldığında, iktidarın iklim düşmanı olarak tabir ettiğimiz bir dizi yatırımı da ortada. Umarız Antalya’da iklim aktivistlerinin sivil itaatsizlik içeren, şiddete dayanmayan eylemleri kriminalize edilmez. Çünkü iklim mücadelesi suç değildir.’’ Kaynak: İklim Masası / www.iklimmasasi.com Kaynak: Dr. Nuran Talu

Türkiye’de Her 10 Kişiden 8'i İklim Değişikliğinden Endişeli Haber

Türkiye’de Her 10 Kişiden 8'i İklim Değişikliğinden Endişeli

Türkiye’nin yüzde 82’si, iklim değişikliğinden bireysel olarak zarar göreceğinden endişe ediyor. Pew Araştırma Merkezi’nin sekiz orta gelirli ülkede yaptığı araştırma, toplumların çoğunluğunun iklim değişikliğinden etkilendiklerini düşündüğünü ve bu etkilerle mücadele etmek için yaşamlarında değişiklik yapmaya gönüllü olduklarını ortaya koyuyor. Türkiye’de halkın en büyük endişesi ise kuraklık ve susuzluk (%75). Pew Araştırma Merkezi’nin Türkiye’nin de aralarında bulunduğu sekiz orta gelirli ülkede yaptığı anket, tüm ülkelerde toplumların çoğunluğunun iklim değişikliğinin yaşadıkları bölgeyi etkilediğini düşündüklerini ve etkilerini azaltmak için hayatlarında değişiklik yapmaya gönüllü olduklarını ortaya koyuyor. Türkiye’nin yanı sıra Arjantin, Brezilya, Hindistan, Endonezya, Kenya, Meksika, Nijerya ve Güney Afrika’da 12 bin 375 kişiyle yüz yüze yapılan ankete göre, katılımcıların büyük çoğunluğu iklim değişikliğinden bireysel olarak zarar görme endişesi taşıyor. Bu oran çoğu ülkede %80’in üzerinde, Türkiye’de ise yüzde 82. Türkiye’de katılımcıların yüzde 75’i için en büyük endişe kuraklık ve susuzluk. Ankara Bilim Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Başar Baysal, bu sonucu, iklim değişikliğinin etkilerine dair farkındalığın artmasıyla açıklıyor. Susuzluk gıda güvenliğiyle doğrudan ilişkili olduğu için, bu endişenin öne çıkmasının anlaşılır olduğunu belirten Baysal, ankette dikkat çeken bir başka bulgunun, sıcak hava dalgalarına yönelik endişenin düşük olması olduğunu söylüyor. Türkiye’nin son beş yılda yaygın ve büyük çaplı yangınlar yaşadığını hatırlatan Baysal, buna rağmen sıcak hava dalgalarının öncelikli bir tehdit olarak görülmemesini ‘‘yangınlar ile sıcak hava dalgaları arasındaki ilişkiye dair farkındalığın henüz oluşmamasına’’ bağlıyor. Baysal, araştırmanın, Türkiye’de iklim yasası tartışmalarının sürdüğü ve aynı dönemde iklim karşıtı sosyal medya kampanyalarının yoğunlaştığı bir zamanda yapıldığına dikkat çekiyor. Bu süreçte ‘‘yapay et yemek zorunda kalacağız’’, ‘‘tarım arazilerine el konulacak’’ ya da ‘‘iklim değişikliği bir küresel komplodur’’ gibi asılsız iddiaların yaygınlaştığını hatırlatan Baysal’a göre, bu tür dezenformasyonların anket sonuçlarını kısmen etkilemiş olması mümkün. Yine de Baysal, Türkiye dâhil tüm ülkelerde iklim değişikliği farkındalığının yüksek, iklim şüpheciliğinin ise düşük olduğunu vurguluyor: ‘‘Ankette yer alan ülkeler, ‘orta gelir seviyesindeki ülkeler’ olarak sunulmuş. Ancak iklim çalışmaları perspektifinden bakarsak, bunları gelişmekte olan ve iklim değişikliğinde tarihi sorumluluğu olmayan ülkeler olarak da tarif edebiliriz. Tarihi sorumluluğu olmayan ülkelerde bile farkındalığın bu denli yüksek olması son derece kıymetli.’’ Ankara Bilim Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Başar Baysal’ın çalışmaya dair değerlendirmeleri şu şekilde; En büyük endişe kuraklık ve susuzluk Türkiye’de toplumun %75’inin en büyük endişesi, kuraklık ve susuzluk. Aynı oran 2015’te %35’miş. Bence bu, farkındalığın artması ile ilgili. ‘‘İklim değişikliği bir köpekbalığı ise dişleri su güvenliğidir, suya yönelik tehdittir,’’ diye bir söz vardır. Su, çok boyutlu bir konu; su güvenliği deyince işin içine gıda güvenliği de giriyor çünkü tarımla da doğrudan bağlantılı. Türkiye’de bu endişe çok ayrışarak artmış ve diğer ülkelere yaklaşmış. Bu çalışma kapsamında yer alan diğer ülkelerde de temel olarak su ve gıda güvenliğine yönelik endişe görüyoruz. İnsanların hayatını doğrudan etkileyebilecek bir konu olduğundan bu endişenin öne çıkması normal. Geçen yıl İstanbul Politikalar Merkezi’nde yaptığımız çalışmada da iklim değişikliğinin yarattığı en önemli tehdit, benzer olarak su güvenliği çıkmıştı. Biliyorsunuz her yıl yaz aylarında ‘‘İstanbul’un barajlarında iki aylık/15 günlük su kaldı,’’ gibi haberler görüyoruz. Dolayısıyla toplum bununla yüz yüze geliyor ve doğrudan hayatını etkileyen bir tehdit hissediyor. Çevresel konularla ile ilgili uluslararası toplumdaki dönüşüme baktığımızda da insanların farkındalığının, buna bağlı gayretlerin, Çernobil faciası ya da ozon tabakasının incelmesi gibi tehlikelere maruz kaldıktan sonra arttığını görüyoruz. Baraj sularının azalması, yangınlar ya da seller gibi insanları doğrudan etkileyen tehditler karşımıza çıktıkça, Türkiye’de de insanların farkındalığı artıyor. Yangınların iklim değişikliği ile ilişkisi göz ardı ediliyor Burada başka bir durum dikkatimi çekti: Hem Türkiye’de hem de dünyanın genelinde, sıcak hava dalgalarına dair endişe çok düşük. Aslında bildiğiniz gibi Türkiye’de son beş yılda çok büyük yangınlar yaşadık. Bu yıl da yaşandı, 2021’de yaygın ve büyük çaplı yangınlar oldu. Bu konu da her yaz toplumun ve siyasetin gündeminde yer alıyor. Buna karşın sıcak hava dalgalarına yönelik endişenin çok düşük olduğunu görüyoruz. Bence sıcak hava dalgalarının tehdit olarak öncelenmemesi, yangınlar ile sıcak hava dalgaları arasındaki ilişkiye dair farkındalığın henüz oluşmamasından kaynaklanıyor. Bu konuda, farklı grupların yangınları çıkardığına dair birçok iddia ortaya atılıyor ve böylelikle iklim değişikliğinin yarattığı temel etki göz ardı ediliyor. İnsanların bu gibi daha basit açıklamalara inanması çok daha kolay. Ama aslında yangınların iklim değişikliği ile ilişkisi, bilimsel olarak netlikle ortaya konulmuş bir şey. Sıcak hava dalgalarından dolayı hem havadaki nem hem de ormandaki yanıcı maddelerin nemi azalıyor ve yanıcılığı artıyor. Yangınların sıklığı ve şiddeti artıyor. Oysa Türkiye gündeminde, bu temel ilişkiden ziyade, yangınların ortaya çıkmasındaki farklı sebepler tartışılıyor. Belki de bu nedenle, sıcak hava dalgaları henüz çok önemsenen bir tehdit gibi görünmüyor. İklim değişikliğinin varlığı, sorumluluktan kurtarmaz Yangınlarla ilgili bir düşman belirlerseniz - örneğin ‘‘teröristler yaktı’’ derseniz - suçluyu bulmuş ve kalan herkesi aklamış oluyorsunuz. Bazı sorumluluklardan da kaçınmış oluyorsunuz böylece. Öte yandan yangınları tamamen iklim değişikliğine bağlamak da sorumluluktan kurtulma aracı haline gelebilir. Eskiden hayatımızda ‘‘trafik canavarı’’ diye bir kavram vardı; tüm trafik kazalarının trafik canavarlarından kaynaklandığı şeklinde bir algı yaratılıyor ve yolların daha iyi yapılması gerekliliği, cezaların ağırlaştırılması gibi tedbirler, tartışma kapsamının dışına atılıyordu. İklim değişikliği ve yangınlar söz konusu olduğunda da, sorumluluğu tamamen soyut ve yenilmesi mümkün olmayan bir ‘‘iklim canavarına’’ atmak, sorumluluktan kurtulmak için bir yöntem olabilir - bu riski de vurgulamak isterim. Hayatında değişiklik yapma isteği düşük Bu çalışmanın iki temel kısmı var. İlkinde algılara bakıyor: İklim değişikliğini bölgemiz için tehdit olarak görüyor muyuz? Bireysel olarak endişeli miyiz? Hangi tehdidi önceliyoruz? Bu noktada diğer ülkeler gibi Türkiye’de de farkındalık ve endişe yüksek. Toplum, iklim değişikliğinin tehlikeli olduğunu ve kendi hayatlarını etkileyeceğini biliyor. Anketin ikinci kısmı ise iklim değişikliği ile başa çıkmaya dair. ‘‘İklim değişikliği ile mücadeleden kim sorumlu? Kimler bu tehditle başa çıkmada başarı sağlayabilir? Kimler, hayatında değişiklikler yapmaya ne derece gönüllü?’’ sorularına odaklanıyor. Türkiye işte burada diğer ülkelerden ayrışıyor. Evet, farkındalık yüksek ama bireysel olarak hayatlarında değişiklik yapma isteği diğer ülkelerde %80 iken Türkiye’de %57. Bunda neler etkili olabilir? Öncelikle şunu söyleyeyim: Bizim geçen sene yaptığımız ankette, Türkiye’de iklim değişikliği konusunda yetkililerin yeterince tedbir almadığını söyleyenlerin oranı %80 çıkmıştı. Bu çalışma ise bireysel değişiklik yapma konusundaki gönüllülüğün çok düşük olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla aslında tedbir alınmasına dair bir istek var. Ama ‘‘tedbiri ben bireysel olarak almayayım, devlet alsın,’’ gibi bir yaklaşım söz konusu olabilir. Bu meselenin aslı, araştırılmaya muhtaç. Türkiye’de vatandaşla devlet arasındaki ilişkinin bu durumuna etkisinin araştırılması gerekiyor olabilir. Dezenformasyon, anket sonuçlarını etkilemiş olabilir Diğer taraftan, sorulan soru da çok genel. Hayatınızda değişiklik yapmak derken, bu değişikliğin ne olacağı net değil. Türkiye’de iklim yasası sürecinde iklim karşıtı bir sosyal medya kampanyası yürütüldü. Biz kendi yaptığımız çalışmadan, bu kampanyanın 2025 yılı Ocak ayında başladığını ve Temmuz ayında iklim yasası çıkana kadar devam ettiğini biliyoruz. ‘‘Yapay et yemek zorunda kalacağız’’, ‘‘tarım arazilerine el konulacak’’ veya ‘‘iklim değişikliği bir küresel komplodur’’ gibi çeşitli söylemler yaygınlaştı. Özgürlüklerin kısıtlanacağına, tarım vergisi geleceğine, karbon vergisi geleceğine dair doğru olmayan birçok iddia ortaya atıldı. Bu anket de tam olarak Ocak ve Nisan ayları arasında yapılmış. Dolayısıyla net söylemek mümkün değil ama ankete katılanların ‘‘hayatında değişiklik yapmak’’tan anladıkları, bu sosyal medya kampanyasında ortaya atılan yapay et yemek zorunda kalacakları veya tarım arazilerinin vergilendirileceği gibi, aslında gerçek olmayan konular olmuş olabilir. Ve bu değişikliği yapmak istemediklerini ifade etmiş olabilirler. Türkiye’nin uluslararası topluma inancı düşük Uluslararası toplumun iklim değişikliği sorununu çözebileceğine dair inanç, Türkiye’de diğer ülkelere düşük; bu konuda, anketin yapıldığı diğer ülkelerden net biçimde ayrışıyoruz. Bunun sebeplerini araştırmak gerekir ama benim aklıma gelen şu: Öncelikle Türkiye’de, Batı’nın ikiyüzlülüğüyle sürekli muhatap olunduğu düşüncesi oldukça yaygın. Kıbrıs meselesi, Avrupa Birliği üyeliği gibi çeşitli örnekler verebiliriz. Bunun doğruluğunu yanlışlığını bir tarafa koysak bile, Türkiye’de böyle bir algı var ve bu algı, çıkan sonuçta etkili olmuş olabilir. İkinci olarak yine bu anketin, iklim yasasıyla ilgili dezenformasyon sürecine denk gelmiş olması etkili olabilir. Çünkü bu sosyal medya kampanyasının en temel öğelerinden birisi, iklim değişikliğinin küresel bir komplo olduğuna yönelikti. İnsanlara yapay et yedirmek ya da tarımı bitirmek için yapılan küresel bir komplo olduğu söylendi. Eğer iklim değişikliğinin küresel bir komplo olduğunu düşünürseniz, tabii ki uluslararası toplumun bu sorunu çözeceğine de inanmazsınız. Sorumluluğun aslan payı, tarihi sorumluluğu yüksek ülkelerde Ankette aynı zamanda iklim değişikliği ile mücadeleden kimin daha çok sorumlu olduğuna dair de bir soru var. Çözüm için daha zengin ülkeler mi yoksa daha çok kirleten ülkeler mi daha fazla çaba göstermeli diye soruluyor. Bence bu sorunun sorulmasında bir sıkıntı var: ‘‘Kirleten ülke’’ dendiğinde, bugün kirletenlerden mi yoksa tarihsel sorumluluklar da göz önünde bulundurulduğunda daha çok kirletmiş olanlardan mı söz ediliyor? Bence bu soru, ‘‘tarihi kirletme sorumluluğu olan ülkeler’’ olarak sormuş olsalardı, Türkiye’de buna destek daha yüksek olabilirdi. Zaten küresel iklim politikalarında da oturmuş norm bu şekilde, tarihsel olarak kirletme sorumluluğu olan ülkelerin daha fazla çaba göstermesi gerekir. Bu soruya Türkiye ve Hindistan hariç tüm ülkelerde, daha çok kirleten ülkelerin daha çok çaba harcaması gerektiği şeklinde yanıt verilmiş. Hindistan’da da ‘‘daha zengin ülkeler yapsın,’’ denmiş. Bildiğiniz gibi Türkiye, karbon salımlarını azaltmaya yönelik adımlarını zamana yayarak atıyor. Kendi ekonomisinin yeterince güçlü olmadığını, önce sanayileşmiş ülkelerin zamanında yaptığını yaparak güçlenmesi gerektiğini öne sürüyor. Aşırı teknik dil, toplumu komplo teorilerine açık hâle getiriyor Geçen sene yaptığımız ankette, toplumun iklim değişikliği konusundaki farkındalığı oldukça yüksek çıkmıştı. Buna rağmen bu sene dezenformasyon kampanyası döneminde yapılan bu ankette, iklim değişikliğine olan inancın biraz daha düştüğü izlenimi ortaya çıkıyor. Bu, yapılan sosyal medya kampanyasının sınırlı da olsa başarılı olduğunu gösteriyor. Bu da iklim değişikliğine olan inancın kırılganlığına işaret ediyor. Bence bunun temel bir sebebi var: Aşırı teknikleşme. İklim değişikliğiyle ilgili raporlar, örneğin Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporları, çok teknik. Bu konuyla doğrudan, bilimsel olarak ilgilenmeyen bir insanın okuyup anlaması çok zor. Bunların anlaşılması çok zor olduğu için de insanlar, sosyal medya kampanyasındaki gibi, doğal et yiyemeyeceklerine, tarım arazilerine el konulacağına dair daha kolay anlaşılan ve sorunu çöziümlediğini iddia eden komploları ve argümanları çok kolay satın alabiliyor. Bakanlık da bu durumun farkına vardı ve Temmuz ayında bu iddialara yönelik bir cevap yayınladı. ‘‘ İklim Kanunu Gerçekleri ’’ şeklinde bir paylaşım yaparak bu komplovari iddialara cevap verdi. Bu konuda iş siyasetçilerin yanında, bence biz sosyal bilimcilere düşüyor. Bu konuyu insanlara anlatabilmemiz gerekli ki bu sosyal medya kampanyası gibi tuzaklara düşmesinler, genel ve daha az kırılgan bir farkındalık oluşabilsin. Veri olsun, bilgi olsun, ancak bunlar aşırı teknikleşmiş olduğunda bu sefer insanlar ondan kaçıyor. Gençler harekete geçmeye gönüllü Biz geçen sene hazırladığımız raporda, iklim farkındalığının yaşla değiştiğine dair çok anlamlı bir ilişki bulamamıştık. Oysa bu raporda, genç nesillerin harekete geçmeye daha olumlu baktığını görüyoruz. Bunu okuduğumda çok mutlu oldum. Anketler çoğunlukla telefondan veya online yapılıyor, oysa bu anket yüz yüze yapılmış ve bu yönüyle çok kıymetli. Yüz yüze yapılması, toplumun farklı kesimlerine ulaşabildiklerini, daha derinlemesine sonuçlar edinebildiklerini gösteriyor. O yüzden bu anketin verisine güvenmek istiyorum. Evet, gençler daha hassas: Hem farkındalıkları daha yüksek hem de bireysel olarak kendi hayatlarında değişiklik yapmaya daha gönüllüler. Aynı zamanda eğitim seviyesi de artıyor ve eğitim seviyesi arttıkça hem bu konudaki farkındalık hem de bireysel hayatlarında değişiklik yapma konusundaki gönüllülük artıyor. Belki şöyle bir sebebi de olabilir: İklim yasası sürecindeki sosyal medya kampanyası, belli yaş üstündeki insanları daha çok etkilemiş olabilir. Üst yaş grubu, bu argümanlara daha kolay inanmış olabilir. Gençler daha sorgulayıcı olmuşlar ve çok da kolay inanmamışlardır diye düşünüyorum. Tarihi sorumluluğu olmayan ülkelerde bile farkındalık çok yüksek Genel olarak bakacak olursak, her ne kadar biz küçük ayrışmaları anlamlandırmaya çalışsak da genel olarak Türkiye de dahil olmak üzere çalışma kapsamındaki ülkeler farkındalık oldukça yüksek ve bu çok sevindirici. Belki ankette doğrudan sorulmamış ama buradan çıkarılabilecek bir diğer sonuç da iklim şüpheciliğinin son derece düşük seviyelerde olması. Ankette yer alan ülkeler, ‘‘orta gelir seviyesindeki ülkeler’’ olarak sunulmuş. Ancak iklim çalışmaları perspektifinden bakarsak, bunları gelişmekte olan ve iklim değişikliğinde tarihi sorumluluğu olmayan ülkeler olarak da tarif edebiliriz. Tarihi sorumluluğu olmayan ülkelerde bile farkındalığın bu denli yüksek olması son derece kıymetli.'' Kaynak: İklim Masası - www.iklimmasasi.com

İklim Krizine Karşı Ortak Mücadele Haber

İklim Krizine Karşı Ortak Mücadele

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi ve TEMA Vakfı iş birliğiyle yürütülen “İklim Değişikliğine Karşı Güçlü Eskişehir Projesi” kapsamında yurttaşların yoğun katılımıyla düzenlenen Halk Toplantısında, iklim krizinin etkilerine dikkat çekilerek kentte sürdürülebilir çözümler için ortak adımların önemi vurgulandı. Avrupa Birliği’nin finanse ettiği ve Türkiye Belediyeler Birliği ile Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı’nın lider kurum olduğu, UNDP tarafından yürütülen Sivil Katılım Projesi kapsamında uygulanan İklim Değişikliğine Karşı Güçlü Eskişehir Projesi çerçevesinde Halk Toplantısı gerçekleştirilirken İklim Eylem Merkezi de hayata geçirildi. Eskişehir’deki Ergin Orbey Sahnesi’nde gerçekleştirilen Halk Toplantısına Seyitgazi Belediye Başkanı Uğur Tepe, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Dairesi Başkanı Dr. Aytaç Ünverdi, TEMA Vakfı Çevre Politikaları ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Eylem Tuncaelli, UNDP Sivil Katılım Projesi Hibe Yöneticisi Dilek Erarslan Meral ve Eskişehir Kent Konseyi Başkanı Ahmet Kapanoğlu’nun yanı sıra belediye bürokratları, yerel yönetimler, çeşitli sivil toplum kuruluşu temsilcileri ile vatandaşlar katıldı. İklim değişikliğine uyumun ancak ortak hareketle mümkün olduğunu vurgulayan Eylem Tuncaelli, “İklim Değişikliğine Karşı Güçlü Eskişehir Projesi ve İklim Eylem Merkezi ile hedefimiz, Eskişehir’de iklim farkındalığını artırmak ve krize karşı güçlü bir yerel dayanışma modeli oluşturmak. Bu merkez, Eskişehirlilerin kendi şehirlerine dair söz söyleyebileceği, birlikte çözüm üretebileceği ve dayanışmayı büyütebileceği bir alan olacak. İklim krizi hepimizin ortak meselesi. Yarattığı sorunlara karşı çözümü de ancak hep birlikte üretebiliriz. Bu projenin iki önemli ayağı bulunuyor; teknik çalışmalar ve halkın katılımı. 2030 yılına kadar Eskişehir’in aşırı sıcaklıklar, sel ve taşkınlar, orman yangınları ve kuraklık gibi iklim değişikliği kaynaklı risklerden nasıl etkileneceğini belirliyoruz. Bu çalışmayı bitirmek üzereyiz. Böylece karşılaşacağımız riskleri netleştirip, kentin en kırılgan gruplarının nasıl etkileneceğini görecek ve kenti daha dirençli hale getirecek adımları planlayacağız. Bu projenin süresi sona erse bile Eskişehir halkının iklim krizine karşı bu çalışmayı sahiplenerek sürdürmeye devam edeceğine, İklim Eylem Merkezi’ni aktif olarak kullanacağına ve hep birlikte çözümler üreteceğine yürekten inanıyoruz.” dedi. Konuşmasında iklim değişikliğine vurgu yapan Aytaç Ünverdi de “Artık bu sorun uzak ülkelerin değil, bizim şehrimizin, bizim mahallelerimizin gerçeği. Yazlar uzuyor, sıcaklıklar artıyor, yağışlar azalıyor, ani fırtınalar ve seller günlük yaşamımızın bir parçası haline geliyor. Bu değişim yalnızca doğayı değil, tarımı, suyu, ekonomiyi, sağlığımızı ve sosyal hayatımızı da etkiliyor. İşte bu nedenle Eskişehir Büyükşehir Belediyesi olarak iklim değişikliğini en öncelikli gündemimiz haline getirdik. Bizim için mesele sadece çevre değil, kent güvenliği ve halk sağlığı meselesidir. Bu bilinçle Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanımız Ayşe Ünlüce önderliğinde hem iklim değişikliğinin etkilerini azaltmak hem de şehrimizi bu yeni koşullara uyumlu hale getirmek için çalışıyoruz.” ifadelerini kullandı. Bu yıl Eskişehir’in Seyitgazi ilçesinde gerçekleşen yangını hatırlatan ve büyük üzüntü duyduklarını ifade eden Seyitgazi Belediye Başkanı Uğur Tepe ise “İklim değişikliği artık gözle görülür bir noktaya ulaşmış durumda. Seyitgazi ilçemizde 2019, 2023 ve son olarak 2025 yılında büyük yangın felaketleri yaşadık. Ne yazık ki bu yangınlarda 10 şehidimiz oldu. Şehitlerimize Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır diliyorum. Bu felaketler, iklim değişikliğinin etkilerini somut olarak gösteriyor. Seyitgazi, Eskişehir’in orman varlığının önemli bir kısmına sahip bir tarım ilçesidir. Ancak su kaynaklarımız hızla tükeniyor. 670 bin dekar ekilebilir alanımızın yalnızca 180 bin dekarını sulayabiliyoruz. Kunduzlar Barajı şu anda yalnızca yüzde 7, Çatören Barajı ise yüzde 17 doluluk oranında. Yeraltı su seviyemiz her geçen yıl düşüyor; 5-6 yıl önce 120 metreden çıkan su bugün 200 metreden çıkıyor. Bu gidişle birkaç yıl içinde içme suyu sıkıntısı yaşamamız kaçınılmaz. Bu nedenle hem kurumlarımız hem de bireyler olarak suyu tasarruflu kullanmalı, ormanlarımıza ve yeşil alanlarımıza sahip çıkmalıyız. İklim değişikliğine karşı yerel yönetimlerin iş birliği ve halkın bilinçlenmesi büyük önem taşıyor.” şeklinde konuştu. Konuşmaların ardından EBB İklim Değişikliği ve Enerji Yönetimi Şube Müdürü Sibel Benek, ESTÜ öğretim üyesi Dr. Hakan Uyguçgil ile TEMA Vakfı Çevre Politikaları ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Proje Koordinatörü Yasemin Korkmaz iklim değişikliğiyle ilgili sunumlarını gerçekleştirdi.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.